29 Mayıs 2013 Çarşamba

İSTANBUL NOTLARI 2


BALIKÇI ŞEF BALIKÇI ŞEF OLALI BÖYLE ZULÜM GÖRMEMİŞTİR...
...
Bir levha görünce anladım ki İstanbul’a gelmişiz
Zaten İstanbul nerede başlıyor nerede bitiyor bir türlü anlamadım bile.
Adapazarı’ndan sonra kesintisiz olarak fabrikalar evlerle dolu birçok yerleşim yerinden geçtim. En sonunda bir yerde otobandan çıktım, çıkarken bir baktım benim sıfır km HGS sorunsuz çalışıyor. Aşağı inip bir kez daha parlatıp temizledim köprüde sorun çıkarmasın diye.
İstanbul’a geldim gelmesine ama daha gideceğim dünya kadar yer var ve ben yolu bilmiyorum.
Üstelik güneşin benimle bir sorunu var ki beni bir türlü gözünün önünden ayırmıyor.

Bu nasıl iş arkadaş saat kaç oldu ve hala güneş batmak bilmiyor.
Buralarda sanırım gün 48 saat ve vakit hiç geçmiyor olduğu yerde sabit bir şekilde bekliyor.
Hele o güneş yok mu, gözümün tam hizasına fener gibi öyle bir asıldı ki, gece gözüne projektör tutulmuş tavşandan beter hale geldim.

Baktım ki olacak gibi değil yapacak bir şeyim de yok saldım gitti, vazgeçtim kendimi kasmaktan.
Artık direk güneşin içine bakıyorum.
Nerde güneş patlaması var nerde lekeler oluşuyor canlı canlı izliyorum
Bu sadece paralı kablolu yayınlarda olan “SOLARYUM” belgeselini izlemenin bir bedeli olacak tabi.
Benim ödediğim bedeli sorarsanız insanlık tarihi için bir hiç, ancak benim kişisel tarihimde önemli bir sorun oluşturan bir kayıt olarak çok derin izler bıraktı.

Maruz kaldığım yüksek ultraviole ışınlar yüzünden beynimin ozon tabakası delindi. Artık baktığım her yerde yumurta sarısı görmeye başladım.

Reflekslerimle yol alıyoruz yoksa bir şey gördüğümden değil. Yine de aradan dereden fark edebildiğim kadarıyla asma bir köprüden geçmişiz. Nasıl bir şey diye merak eden olursa bizim Azdavay’daki Âşıklar Köprüsünün az biraz büyüğü diyeyim siz anlayın.

Geçtik diyorum ya bakmayın öyle dediğime yürüsem, yürürken de durup iki kare gün batımı, birkaç uzun pozlama çekip bir mangal yapsam, pişirdiğim tavuk kanatlarıyla gün batımına karşı iki tek atsam yine de daha hızlı geçerdim.

Tam 3 saat boyunca 1.vites gitmek, bu sıcakta gözbebeklerime asılmış güneşle birlikte klimasız bir araçla yolculuk yapmanın sonucu bende fiziki ve psikolojik travmaya neden oldu diye düşünüyorum.

Benim teşhisim şöyle; beyin loplarım arasındaki bağ kesilmiş, el, kol, ayak, göz koordinasyonu diye bir şey kalmamış. Göz desen zaten Adapazarı’ndan sonra tamamen devre dışı, tansiyon küçük büyük dememiş fırlamış gitmiş. Vücut sol tarafta da bir ayak var duyusunu reddediyor.

Sade ben değil benim yaşlı yorgun emektarında benden farkı yok. O da çoktan kayışı koparmış, ne fren ne debriyaj kalmış, şanzımanı sıyırmış carıl carıl ötüyor. Radyatör su kaynatmış düdüklü tencere gibi ses çıkarmakta.

Bu arada hiç mi iyi bir şey olmadı

Olmaz olur mu, entel bir maganda olduğum için bir yandan sinkaflı sözlerle trafik ve trafikteki değerli vatandaşlarımızla diyalog kurmaya çalışıyor bir yandan da edebi şeyler aklıma geliyor.

Debriyaja basmaktan artık yerinde olup olmadığını bilmediğim sol ayağımı düşündüm ve “Benim Sol Bacağım” diye bir film senaryosu yazmaya karar verdim.

Başrol için düşündüğüm kişi ise Tom Cruise

Arkadaş ben ki Kastamonu dağlarında bile kendim kendime kalabalık gelen bir adamım. Bunca insan bina araç kalabalığı karşısında ürktüm. Korktum. Birazcık bir kenara çekip dinleneyim diyorum onu bile yapamıyorum çünkü yoldan çıkamıyorum.



Bakırköy’ü arıyorum.

Aslında tam merkezindeyim ama sahil yolundan bir türlü
sahile ulaşamıyorum.

Yorgunum, açım, uykusuzum.

Güneş saat 9 civarında nihayet kayboldu ama benim gözbebeklerimdeki güneş ancak gece yarısı yatağa yatıp gözümü kapatınca battı.

Artık gidecek takatim kalmadı çözüm arıyorum.

Ahh ahh nerden geldim ben buraya deyip kafayı direksiyona vurunca beyindeki sarsıntıdan kablolardan biri diğerine değmiş olmalı ki birden bir kıvılcım çaktı.

Bakırköy’de bir arkadaşım vardı benim.

Saate bakmadan telefona sarıldım.

Çalıyor







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder