10 Şubat 2010 Çarşamba

ŞENPAZAR-YARIMCA,SAMAY’DAN MEKTUP VAR
























































Şenpazar’dayım.
Dağların başında yüce çamların arasında bir köydeyim. Kar kalınlığı bir metreye yakın. O karlar arasında üç beş ahşap ev görünüyor.
Bu güzellik tıpkı kartpostallardaki gibi ama bunlar İsviçre Alplerinden değil Kastamonu Şenpazar’dan.
Eskiler Samay derlermiş, Şimdiler de Yarımca diyorlar. İşte o köyden.
Tepeden köye bakıyorum.
Şenpazar eko turizminin merkezindeyim.
Ardımda karla kaplanmış asırlık çamlarıyla karaca kaya, önümde denizi bile gören yüksekliği ile kuş kayası, ortada yarımca.
Karnım acıkmış, üşümüşüm.
İzcilik Federasyonu başkanımız tempo Tv de Şenpazar Belediye Başkanımıza cebinde Şenpazar’daki evinin anahtarından bahsediyordu.
Benim anahtarım yok.
İhtiyacım da yok.
Hangi kapıyı çalsam benim evim sayılır nasıl olsa deyip.
Karları yara yara Ayşe teyzemin evinin kapısına geliyorum.
Ömer amcamla birlikte Ayşe teyzem beni kapıda karşılıyor.
—Gel diyorlar.
Çay çorba ne varsa, Allah ne verdiyse yeriz. Beni gören Muhtar Ertan köyün yetkilisi olarak olaya el koyuyor ve olmaz diyor. Bende misafirler.
Buzların camlardan bir karış sarktığı, kar kalınlığının bir metreye yaklaştığı köyümdeyim.
Muhtarın evinde yediğim yemekten sonra çaylarımızı sobanın karşısında kerevette içiyoruz.
Aklıma geliyor Recep amcaya diyorum ki.
—Sen yaştakilerin hatırlayacağı bir şey sormak istiyorum. Sizin köyde yine böyle bir kış günü muhtarın evinde kalan bir öğretmen varmış. Bildiniz mi? Hatırlar mısınız?
Recep ALTIKULAÇ derin bir iç çekiyor.
—Bilmez miyim diyor. Uzun boylu yakışıklı bir adamdı. O zamanlar Ortaokul Cide’deydi. Devam edebilmek için dilekçe yazmak gerekirdi. O öğretmenimiz hepimize tek tek yazdı. Okumamız için çok uğraştı diye anlatırken gözü bir zamanlar piknik yaptıkları kuş kayasına takılmıştı.
Fikri UZUN Hocamızı bundan uzun yıllar önce bu köyde çocuklara eğitim verirken düşündüm.
Hocamızın yazdığı ve bu köyde geçen hikâyeyi hatırlattım.
Kardan kapanan yolu olmayan bu köyde geçen uzun kış günlerini, o muhtar evini, hayaletli köy okulunu, kedi kadar fareleri, dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Fikri UZUN Hocamızla sürpriz bir telefon görüşmesi için numarasını istediler verdim.
Hocam yine kızacak bana, beni niye almadın diye ama söz. Bu bahar ayında muhakkak O’nun la birlikte geleceğiz. Öğretmeninizi size getireceğim.
Yine Kuş kayasına çıkıp piknik yapacağız. Yine soğan ekmek yiyip, denizi görmeye çalışacağız.
Artanları da yine etrafa dikeriz değil mi Fikri Hocam eskiden yaptığınız gibi. Yazın gelen giden yesin diye.
Köyde kimler kaldı diye muhtara soruyorum.
İmkânı olanlar kışın İstanbul’a gidiyorlar. Ben ve birkaç konu komşu burada kalıyoruz.
Bizler kış için hazırlıklarımızı taa bahardan yaparız. Her şeyimiz hazırlarız.
Onlar bunları anlatırken ben dışarıda karlar altında Samay’ı izliyorum.
Dönüşte.
Samay dağları, köyleri, evleri, insanları bana bir mektup verdiler
Anlat dediler anlat bizleri. Buraları.
Anlatmam mı?
Şenpazar’dan, Samay’dan. Yarımca’dan. Bir mektup getirdim size.
“Mektubuma başlamadan evvel üzerime farz olan selamlarımı sunar diye başlayıp, küçüklerin ellerinden büyüklerin gözlerinden öperimle biten.
Bir mektup, bir köy dolusu selam getirdim.
Hepinize…

8 Şubat 2010 Pazartesi
























































AĞLI’DA KAR YOLLARI KAPARKEN KASTAMONU’DA MEVSİM BAHARDI
Kar yağarken tipi şeklinde Ağlı’ya,
Kastamonu’da yollara, dağlara çatılara arada bir üç beş kar tanesi ancak dökülüyordu.
Oyrak bile rengârenk olmasına rağmen hala tek bir renk eksikti. O da beyaz kar rengiydi. Seydiler’e yaklaştıkça önce etraftaki dağlar sonra yollar o eksik olan beyaz renkle boyanmaya başladı.
Tipi sert esiyordu.
Ağlı yol ayrımından sonra ise artık bütün renkler kayboldu. Beyaz, bembeyaz ve daha beyazdan başka renk yoktu.
Ağlı yoğun kar altında bir kış daha yaşıyordu. Kar kalınlığı ise hatırı sayılır bir kalınlığa çoktan ulaşmıştı.
Bulunduğumuz yere gelen muhtar kafasına doladığı karlı poşuyu açıp sıcak bir de çay içince kendine gelebildi.
—Kar belime kadar diye etraftakilere anlatırken ben Ağlının mahalle aralarına girdim.
Araçlar kar altında kaybolmuşlar. Ulaşım ancak zincirli traktörle yapılabilirken, traktörü olmayan vatandaş ise kendince çözümü bulmuş bile yapmış bir kızak istediği yere tıngır mıngır ipini çekerek gidiyor.
Ağlıda işimiz bitti. Dönüyoruz.
Dönüş yolunda kar biraz daha hızlanıyor.
Ağlı çıkışında tepenin hemen ilerisinde, Dikmen köy yolu ayrımında bir minibüs durdu.
İçinden iki elinde iki koca poşetle biri indi.
—Nedir bu dedim.
—Hayvan yemidir dedi.
—Yolun ne yanadır dedim.
—Yakın aha şuradır, bir kilometre gelir gelmez şu yolun sonundaki köydür dedi.
Kimsenin basmadığı kar yığınlarını yara yara ilerlerken ardından bağırdım.
—Adın nedir.
Epey uzaklaşmıştı. Sesimi duyurmak için birkaç kez bağırdım. Sonunda duydu.
Geri döndü. Elinde iki koca poşetle durmak yolundan alıkoyulmak pek hoşuna gitmese de O da bağırdı.
—Adnan…
Adnan Dikmen köyündeki hayvanları için Ağlıdan aldığı yemleri kardan kapalı yoldan yayan bir şekilde köyüne götürüyordu.
Ayak basılmamış karlı yolda O bir yol açıyordu.
O yola çığır diyorlardı buralarda.
Onun açtığı çığırdan ilerleyip birkaç fotoğraf çekmek istesem de Adnan çoktan dönemeci aşmıştı bile.
Yolumun üstünde bir köy ve köy kahvesi görüyorum. Önü araçlarla dolu olduğuna göre açık olmalı deyip duruyorum önünde.
Kahvemiz tek katlı bir bina soğuğa karşı bir önlem olarak da kapısı iki kademeli.
İçeri giriyorum.
Kahvenin üç masası dolu ve oyun oynuyorlar.
Kapının açılıp soğukla birlikte bir yabancının geldiğini görünce merakla beni izliyorlar.
Herkese selam verip alıyoruz.
Biraz sonra artık onlardan biri haline geldiğimden herkes oyunlarına geri dönüyor.
Kahveci beyaz çoraplarıyla üstüne bastığı yumurta topuk ayakkabısıyla dikkatimi çekiyor.
Çayımızı yudumlarken Kahveciyle konuşmaya çalışsam da pek oralı olmuyor.
İlginç bir hikâyesi olduğuna eminim ama benimle paylaşmayı istemiyor.
Çaylardan sonra masada diğer köylülerle dereden tepeden konuşuyoruz.
Bir ara söz Ağlı-Devrekâni Seydiler arasında sık sık direklerin tepesinde gördüğüm yırtıcı kuşlara geliyor.
—Kör doğandır onun adı. Yuvasını bozmaya kalkandan intikamını muhakkak alır çok kindar bir hayvandır diyerek bilgi dağarcığıma bir şey daha katıyor.
Kastamonu’ya dönüyoruz. Aynı giderken bıraktığımız gibi
“Kar yağarken tipi şeklinde Ağlı’ya, Kastamonu’da yollara, dağlara çatılara arada bir üç beş kar tanesi ancak dökülüyordu












BU GÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM


İç Anadolu’nun ortasında. Bundan yaklaşık kırk küsur sene evvel bu günlerde.


Kırıkkale’de,


Bozkırın ortasına kurulan bu sanayi şehrinin altyapısız mahallelerinin birinde, Hani şimdilerde Getto denilen yerlerin birinde,


Bir bebek dünyaya gözlerini açar. Yeni kurulan ve aniden büyüyen bu yoksul şehrin altyapısız sokaklarında, insanların birbirini uzun yıllardır tanıdığı mahallelerinde hayatı öğrenir.


Bu mahalle nasıl bir mahalle diyen gençlere ve bilmeyenlere için kısa bir özet yapalım.


Benim mahallemde,


Komşumuz Ankaralı Sadık Dayı vardı. Mahallenin en enteli diyebiliriz. İlk Tv’yi o almıştı. Sondaj kuyusuna ve kâhyası için ayrı bir eve sahip olan tek kişiydi.


Hemen ilerisinde ki evde Aziz Dayı yaşardı, Çok dayağını ve aynı zamanda ondan daha çok meyvesini yediğimiz kişiydi.


Kırmızı güllerini ve dutlarını unutmadığım harika bir bahçesi vardı.


Karşısında Zekiye abla ve Dursun Dayımlar otururdu.


Bahçeleri çok bakımlıydı. Çocukluğumun o güzel yılları içinde oğulları Köksal en iyi arkadaşımdı.


Onların evinin yanında Musa Dayı ve Ayşe halam vardı. Çocukları Seyitle de çok iyi anlaşırdım.


Şahin Amcamın evi yol üstündeydi. Kendisi öz amcam hanımı öz teyzemdi kısaca en yakın akrabamızdı. Okula gidişte, dönüşte, acıktığımda, susadığımda bazen de Musa Dayının kara köpeği zincirden boşanıp üstümüze atladığında, ya da tıslayıp koca kanatlarını açarak üstümüze gelen o kazı saldırdığında sığınacak tek kapımdı.


Amcamın oğlu Hacı Musa ise en yakın sırdaşım dostumdu.


Ana yola çıkarken geçtiğim yolun iki tarafı briketti.


İlk yazılarım o duvarın üstünde yayınlanmıştı.!


Bir tarafında Hüsnü dayının evi, bir tarafında Kadir ağabeyinin duvarı vardı.


Yol bir meydana açılırdı. Karşıda Camimiz vardı. Kadir Hoca’da İmamımızdı. Hey gidi hey, az uğraşmadı bizimle sureleri elif ba’yı öğreteceğim diye. Caminin balkonunda ders esnasında, arkalarda uyuklarken kafama yediğim o Uzun sopasını unutmadım.


Bizim durağın adı, Kel Mustafa Durağıydı Kel Mustafa amcam eski avcı balıkçı bilgin âlim bir adamdı.


Oğlu Ömrü ağabeyinin kahvesine takılırdık.


Sigara o zamanlar öyle serbestti ki abartmayım ama neredeyse içmeyeni dövüyorlardı.


Babam o kahve için kapısından çıkan dumanlara bakıp döküm ocağı derdi.


Delikanlı çağımızda arabesk dinlerdik. Minibüslerimizn ardında yazılar vardı. Ferdicilerin favorisi Yuvasız Kuşlar olurdu. Orhancıların ise hatasız kul olmaz


Amcalarım İlhami, Selami, emmioğullarım satılmış, Osman, Halil, Bilal emminin oğlu Ali, Mevlit Amcamın çocukları, Dursun dayımın oğlu Apti abi ve bir sürü akrabam hemen hepsi minibüsçüydü.


Benim Mahallemde büyüğe karşı saygıyı büyükler kendilerinden büyüklere saygı göstererek öğrettiler.


Benim mahallemde küçüğe sevgiyi küçükler kendilerinden küçükleri severek öğrettiler.


Biz bir aileydik.


Bütün yaşlılar dedemiz, ninemiz(Ebemiz) di.


Bizden büyükler ya ağabeyimiz, ya amcamız, ya da dayımızdı.


Artık o mahalle yok. O mahalleyi oluşturanlar çoktan rahmetli oldular. Onların çocukları artık torun seviyor.


Ben çok uzaklardayım.


Mahalledeki o kerpiç evler çoktan yıkılmış. Betona dönmüş her taraf. Erik çaldığımız bahçeler viran olmuş. Büyükler büyükleri tanımazken küçüklere sevgi kalmamış.


Kahve bile değişmiş. Artık duman bile çıkmıyor kapısından.


Baba ocağı deyip yılda bir ya da iki kez kapısını çaldığım şu kapının bulunduğu yer bile bana yabancı oysa çocukken burası çayırlıktı.


Top oynayıp uçurtma uçururduk.



Hayatın bir yılı daha geride kalırken bir yıl daha yaklaştık o bilinmeze.


Bu gün benim doğum günüm.


İlk kez 30’lu yıllarda kutladığımdan pek alışkanlık yapmayan bu günümü hatırlayıp değer veren herkese tüm dostlarıma teşekkür ediyorum.


Hayatımı anlamlı kılan değerlerden biri de sizlerle olan tanışıklığım birlikteliğimdir.


Bana iyi ki doğdun diyenlere ben de diyorum ki..


İyi ki varsınız,


İyi ki sizi tanımışım diyorum.


Cebrail KELEŞ..

4 Şubat 2010 Perşembe

ILICA ŞELALESİ DONMUŞ DİYORLAR!...















































































Önce inanmadım.
Yok, canım olur mu öyle şey dedim.
Ama ya donmuşsa.
Ya gerçekse.
Böyle bir olayı kaçırmak düşüncesi bile uykularımı kaçırmaya yetti.
Ertesi gün,
Kastamonu’da şubat ayının ilk günlerindeyken, tepede bahar aylarından ödünç alınmış bir güneş parıldamakta iken,
Bu emanet güneşe sırtımı verip düştüm yollara.
İlk durağım oyrağın inişinde gördüğüm Devrekâni ovası oldu.
Yaralıgöz, bu gün karlı yüzünü sislerden, bulutlardan oluşan peçesine saklamamış. Açmış örtüsünü ve olanca haşmetiyle etrafa bakmakta.
Bir selam verip yola devam ettim.
Yol uzun arada bir durmak icap ediyor.
Biz de Azdavay’da bir çay molası verelim deyip, bir mahalle kahvesinin önündeki masaya oturduk.
Yan sandalyede bir karış sakalı her daim gülen yüzüyle biri,
—Merhaba dedi hoş geldiniz adım Cemal herkes bana davulcu Cemal der.
Çayımızı paylaştık davulcu Cemal’le
Cemal’de zaman da hikâye de bol. Anlatıyor da anlatıyor. İstanbul’a davul almaya nasıl gittiğini niye alamadan geldiğini mimiklerle, el kol hareketleriyle bir meddah ustalığıyla anlatıyor.
Neşeli, eğlenceli bir halk adamı. Bir ara ayağa kalkıp göbek figürlerinden bir iki örnek bile veriyor.
Kahvedekiler takılıyor.
—Cemal sen çay ısmarladığına göre kıyamet yakın diyorlar.
Cemal tınmıyor bile. Yan gözle laf atanları şöyle tepeden bir bakışla süzüp bana anlatmaya başlıyor. Ama deminden beri hararetle anlattığı konuyu çoktan değiştirmiş bile,
—Festivalde öyle bahşiş topladım ki paradan bıktım ben diye başlıyor anlatmaya. Ama aslında bana değil de, bana anlatır gibi yapıp yan masaya anlatıyor.
Sohbet çok tatlı ama donmuş bir şelale beni beklemekte.
Yola çıkmak gerek.
Biz de Cemal’le vedalaşıp çıkıyoruz yola.
Bir dağ yamacına sıralanmış bir dizi ev gözükünce anlıyorum ki gelmişiz Pınarbaşı'na.
Bütün bir yol boyunca aracın içinde bizi ısıtan güneş artık dağların ardına çekilmek üzere. Vakit az. Yol uzun.
Ilıca Şelalesi yoluna girmişken ağaç evden oluşan köprüsüyle Park Ilıcayı görüyor uzaktan Sabri Beye bir selam veriyorum. Mayıs ayında foto yarışmasında görüşeceğiz diyorum.
Tepedeki o muhteşem manzaraya sahip ahşap evin sahibi, eski avcılardan ve eski Muhtar Murat Beye üç kız kardeşe, Halil beye kısaca tüm şelale yolundaki eski dostlara onlar duymasa da bir selam verip dalıyorum ılıca yazılı tabelanın gösterdiği yola.
Yol desem de anlayın burası bir patika ve benden başkasının da izi yok.
Şelalenin çağıldayan sesi çok uzaklardan bile duyuluyor.
Yol üstü çamur kenarları ise kar. Arada bir kayıp düşme tehlikesine karşın dallardan tutuna tutuna ilerlerken çamur da ayağımızdan tepemize doğru yol alıyor.
Yosun tutmuş asırlık çınarlar ve kulakları sağır edecek derecede artan ses artık şelaleye geldiğimizi anlatıyor.
Yazın bir oluktan akan su şimdi tüm kanalı kaplamış. Eriyen karların oluşturduğu çamurlu kahverengi su müthiş bir coşkuyla yüksekten aşağı dökülüyor.
Doğanın bu müthiş gücü karşısında nutkum tutuluyor.
Bu şelalenin buz tutması bence çok zor.
Buna pınar bebek bile inanmaz.

Ama ya bir de donarsa…

30 Ocak 2010 Cumartesi

GECE KASTAMONU VE ŞENPAZAR





























































GECE, KAR VE ŞENPAZAR
Yine yollardayım.
Yolum üstünde bir bulut çökmüş beklemekte beni, sarmış sarmalamış her şeyi. İçine dalıyoruz umarsızca, göz gözü görmez oluyor. Tam eyvah nedir bu diyecekken birden dağılıp kayboluyor.
Kar yağmış dağlarına memleketimin.
Son birkaç gündür yaşadığımız çok soğuk havaya bakıp erimez bu kar bahara kadar diyecekken,
Bu karda hiçbir yere gidilmez demeye kalmadan,
Anlaşılıyor ki kar erimeye çoktan yüz tutmuş.
Sulu sepken bir kar yolum üstündeki, her tekerlek izinde biraz daha eriyor. Esen her lodosta kar yumakları biraz daha küçülürken dereler biraz daha coşuyor.
Şenpazar’dayım.
Kardelenlerim nihayet sevdalarına kavuşmuşlar. Kar çoktan koynuna almış kardelenleri. O mutluluklarını ben bozuyorum. Üstündeki karları temizleyince ne oluyoruz der gibi kaldırıveriyorlar başlarını.
Donmuş yapraklarıyla, çiçekleriyle anlaşıldığına göre epeydir uykudalar.
Tıpkı uyuyan güzel masalında olduğu gibi bir prensin öpücükle uyandırmasını bekliyorlar. O prensin yani güneşin öpücüğüne daha birkaç ay var.
Tekrar kardan yorganlarını örtüyorum uyusunlar diye.
Dağlardan şehre dönüyorum.
Sokaklar boşalmış. Pazar çoktan dağılmış.
Şehir halkı hafta sonu mahmurluğuna şimdiden girmişler bile.
Kar yağmış memleketime.
Beyaza bürünmüş her yer.
Sokak lambalarının aydınlattığı kaldırımlarım kar altında.
Ve bembeyaz.
Ve Ayak basılmamış.
Ve tertemiz.
Şenpazar’dayım. Köprünün başındayım.
Bir mangal ateşi yanıyor.
Sahipleri ortada yok.
Ateşinde ısınıyor dans eden civekleri izliyorum.
Civekler havada dans ediyor.
Şehir sessiz.
Şehir karlı.
Şehir boş.

Ayak basılmadık kaldırımlarında sulu sepken karlarını,
Sokak lambalarının ışığında asılı kalan incecik yağmur damlalarını,
Bir mangal ateşinde uçuşan civeklerini,
Geride bırakıp dönüyorum memlekete
Kastamonu’ya.

27 Ocak 2010 Çarşamba

İNEBOLU'DA KAR YOLLARI KESTİ

























































































































Bu sene çok geç geldi.
Bu hafta sonu kesin gelecek, olmadı Çarşamba Rusya’dan, Perşembe Balkanlardan geldi gelecek diye yollarını gözlediğimiz “KAR” nihayet geldi.
Gerçi Kastamonu içinde iki üç santim ancak olsa da dağlar yükünü aldı.
Özellikle sahil bandı ve Küre, Azdavay, Pınarbaşı son birkaç gündür yağan karla birlikte beyaza büründü.
İnebolu’ya doğru yola çıkarken, geride bıraktığımız Kastamonu’da hava soğuk yönünden çok zengin kar yönünden çok fakirdi.
Oyrak geçidinde yol nispeten temiz. Ama Küre’ye doğru kar kalınlığı artmaya başlayınca yolda beyazlamaya başladı.
Üşüyüp acıkınca Ecevit Hanına sığındık.
Eski bir dost bizi karşıladı.
Küre eski Belediye Başkanı Engin Bey tarafından işletilen tesiste çay ve meşhur Ecevit çorbasından tadıyoruz.
Eski başkan dışarıda yağan karları göstererek bu bizim şansımız diyor.
Geleneksel olarak düzenlenen kızak yarışlarını bir federasyon etrafında topladıklarını bu sporu kitlelere tanıtabilmenin çabası içinde olduğunu anlatıyor.
Benim derdim başka ben o geleneksel kızakları yapan ustanın peşindeyim.
Engin Beyden kızak ustasıyla beni bir araya getireceğinin sözünü alıp tekrardan yola çıkıyoruz.
Kar git gide kalınlaşıyor.
Küre içinde kar ana yollardan temizlenmiş. Ancak ara yollarda sıkıntı veriyor.
Çuha doruğunda ise kar kalınlığı hatırı sayılır ölçüye ulaşmış.
Yol kenarında açık bir kahve buluyoruz ama çay henüz demlenmemiş. İlle beni çek abey diyen kahveci dostumuzu kırmayıp üstüne yüklediği karla minibüs değil KAR-BÜS haline gelen aracının yanında fotoğraflıyorum.
Denize doğru indikçe incelmesini beklediğim kar beni şaşırtıyor.
Sahilde kar daha çok. İnebolu girişinde bir otomobil kar altına resmen gömülmüş. OTO-KAR olmuş.
Deniz kenarında ise fazla olmasa da yine de kar var.
İnebolu kıyılarını hırçın Karadeniz’in deli dalgaları dövüyor.
Hem de metrelerce yükseklikte.
Meydana ise lapa lapa kar yağıyor.
Sahilden yukarı doğru çıkıyoruz.
İnebolu meteoroloji tepesinde pembe köşk derler bir güzel mekân varmış. Ben yeni gördüm. Gerçi aşağıdan epeyce görmüşlüğüm olsa da yakından pek görmemiştim.
Çok ilginç bir yer. Karlar altında çok güzel gözüküyor.
Kar yağışı bizi yani, Kastamonu’yu teğet geçse de sahili ve iç kesimleri oldukça fazla etkilemiş.
Şimdilik kırsal kesimde ulaşım konusunda yaşanan olumsuzlukları saymazsak kar çok güzel görüntüler sunmakta.
Kastamonu’da kar şimdilik uzakta dağların ötesinde bir yerlerde.
Kara ulaşmak için şimdilik o dağlara çıkmak gerekiyor.
Şarkıda deniliyor ya,
Ben de özledim bende. Diye.
Hakikaten öyle.
Kastamonu’ya da bekliyoruz.
Özledik yahu.