15 Ocak 2010 Cuma

HELAL SÜT NEREDE BULUNUR?







































































Kastamonu’nun modern Evliya Çelebisi,
Editörümün deyimiyle “Dağın ardındakini bizlere fotoğraflarla anlatan gezgin”i sıfatıyla bir yolculuktan daha döndüm.
Elbette çıkınım boş dönmedim.
Harika fotoğraflar, inanılmaz halk hikâyeleri, efsanelerle dolu bir dağarcıkla döndüm.

Önce hikâyeyi anlatalım,
Abdülmecit, (d. 25 Nisan 1823, İstanbul – ö. 25 Haziran 1861, İstanbul). 31. Osmanlı padişahıdır.
II.Mahmut'un Bezmialem Sultan'dan olan oğludur. Osmanlı Devleti'nin son 4 padişahının hepsinin babasıdır. Ayrıca en çok sayıda oğlu padişahlık yapmış olan padişahtır.
İşte ileride yukarıdaki unvanlara sahip olacak olan O Şehzade doğmuştur.
Sarayda büyük bir sevinç vardır. Bu bebek tahtın, halifeliğin adayıdır. Doğumdan bir müddet sonra, bir sütanne aranır.
Ama sıradan bir süt değil helal süt olmalıdır.
Sütannenin özellikleri arasında mutlaka olması gereken şartlardan biri de,
Bırakın yedi göbek sülalesini, yaşadığı köyde, kasabada ve hatta ilçesinin bilinen tarihinde yüz kızartıcı bir suç işlenmemiş olması gerekir.
Kolay değil.
Padişah olmaya, halife olmaya aday bir şehzade için lazımdır.
Aranan süt bulunur.
Nerde mi?
Şenpazar’da, Harmangeriş köyünde hani o,
Kardelenlerin diyarında,
Bembeyaz karlar arasında açan ve o bembeyaz kar tanelerinin beyazlığını kıskandığı Kardelen çiçeğinin yetiştiği diyarda bulunur.
Kendisi de bir kardelen olan Hatice Hanımdır buldukları.
O hanım ki kar tanelerinin kıskandığı kardelenlerden daha ak ve temizdir.
Padişahın Dayesi yani sütannesi olur.
Artık Haremde Valide Sultandan sonra en yüksek rütbeli ve maaşlı kişi Hatice Hanımdır. Tüm bu civar araziler sütanneye verilir. O’da halkına vakfeder.
Hikâye bu kadar, doğruluğu hakkında bir teyit bulamasam da benim çok hoşuma gittiği için sizlerle paylaşmak istedim. Bir de benim açımdan bu hikâyenin ortaya çıkışı var o da şöyle;

Gazetemizde yayınlanan zamansız açan kardelen fotoğraflarım fotoğrafçı dostlarım arasında küçük çaplı bir deprem yarattığından bizzat gidip kendileri de çekmek istediler.
Şenpazar’a, âşıklı köyüne bir kez daha gitmek farz oldu.
Şenpazar’ı sakin bir tatil gününe uyanmışken bulduk.
Tatil gününde sabahın erken saatinde belediye’nin kapısını açık görünce destursuz daldık içeri. Malum artık ben de bir Şenpazarlı sayılırım!
Suat Başkanımızı bir elinde telefon önünde çay çalışırken bulduk.
—Aşıklıya gidiyorum başkanım kardelenlerin eksik kalan profil vesikalık fotolarını çekmeye dedim. Gülümsedi.
—Durun bende sizinle geleyim diyerek bizlere eşlik etti.
Başkan yolda bizlere yöre hakkında bilgi verdi.
—Âşıklı her santimetrekaresinde tarihin farklı bir hikâyesinin yaşandığı eşsiz bir köydür. Bu yörenin bilinmeyenlerinin açığa çıkarılması için her kesimin her kuruluşun üzerine düşeni yapması gerekir diyerek özellikle doğa ve eko turizminin gelişmesi için farklı bir takım projeleri olduğundan bahsetti.
Şenpazar kardeleninin doğal yaşam alanı bu yöredir. Üniversiteden geldiler araştırma yaptılar ve endemik bir tür olduğunu tescillediler. Bizde bu doğal değerimizi marka haline getirmeye çalışıyoruz diye ilave etti.
Kardelenleri gören fotocular çayırlara tam siper yatmışken ben de eski dostum Ahşap Oyma Sanatkârı Yüksel’in evinin önünde Başkanla birlikte bir kahve molası verdik.
Başkan eliyle Harman gerişin YİBO’ya doğru yönünü işaret edip bir yer gösterdi.
—Bilir misin şu çamlıkta bir mezarlık vardır. Ve o mezarlıkta bir Padişah Dayesi
(Süt Annesi )yatar. Tüm bu topraklar onların vakfıdır.
Kahveyi, çayı, kardelenleri unuttum. Makineyi kaptığım gibi ayaklandım ve
—Ben aşağı o çamlığa gidiyorum dedim.
—Dur yahu beraber gideriz az bekle hele. Dediler. Biraz sonra fotocuların homurdanmaları pahasına yola çıktık.
Mezarlığa giden en kısa yol dik bir yamaçtan sert bir iniş olarak gözüküyordu.
Sadece başkanla ben inişi daha doğrusu o inişin çıkışını göze aldık.
Çamlar arasında bir mezarlık.
Eski yazıyla yazılı bir mezar taşı.
Öğretim Görevlisi Muzaffer Fehmi ŞAKAR tarafından okunup mermere kazılan Türkçesi de olmasa kimsenin anlamayacağı bir kitabe.

İşte bu hanım Padişaha sütannelik yapmış hanımın mezarı diye gösterince başında bir Fatiha okuduk.
Yüzyıllardır Şenpazar Aşıklı’da kardelenler hala kar tanelerini kıskandıracak kadar beyaz çiçekler açıyor.
Yüzyıllardır helal süt emmiş bu insanların diyarında hala hiç yüz kızartıcı suç işlenmiyor.
Yüzyıllardır hiç işgale uğramadığı halde en fazla şehit hala bu topraklardan veriliyor.
Yüzyıllardır Kardelenler tohumlarını bir sonraki kışa kadar bu temiz topraklara emanet ediyorlar.
Kardelenler içiniz rahat olsun daha yüzlerce yıl emanetiniz emin ellerdedir.

11 Ocak 2010 Pazartesi

HAYAT YÜKÜN NİYE BU KADAR AĞIR?


Kastamonu Şenpazar yolundayız.
Omzunda iki koca kütük yolda aheste aheste giden bir yolcu.
-Babam öldü yakın zamanda hastanede çok zor günler geçirdik diye anlatırken epey süre geçti. Omzundaki iki ağır kütüğü unutmuştu bile.
Ağır değil mi diye sorsam,
Hayatın ağırlığı altında ezilirken bu kütüklerin lafı mı olur .
Der miydi acaba..
..
Balıkçı Şef.

7 Ocak 2010 Perşembe

PINARBAŞI’NIN HİKÂYESİNİ FOTOĞRAFLARLA YAZMAK


Bir hikâye yazalım.
Evvel zaman içinde diye başlayan.
Diyelim ki bir milyon yıl önce olsun zamanı, bu öyküyü fotoğraflamak isterseniz gelin Sorkun Yaylası'ndaki Ilgarini Mağarasına.
İçindeki sarkıt ve dikitleri fotoğraflayın, çektiğiniz kare bir milyon yıl yaşında bir oluşumun fotoğrafıdır
Alın elinize bir taşı ve fotoğraflayın.
O taşta muhtemelen milyonlarca yıllıktır.

Ilgarini mağarasında duvarları fotoğraflayın. O karede 20.000 yıl önce yaşamış olan ilk insanın hikâyesine tanık olan duvarları fotoğraflamış olursunuz.

Devrekâni Çayının, Kanlı Çayın coşkun sularının, Valla Kanyonunda kayalara yaptığı eşsiz tabloları fotoğraflarsanız her bir kıvrımında milyonlarca yıldır anlatılan ve halen süren bir hikâyeyi de fotoğraflamış olursunuz.

Ilıca Şelalesinin fotoğrafını çektiğinizde ise, yüzlerce km ötede bulutlardan süzülen bir damlanın 15 metreden özgürce süzülüşünün hikâyesini fotoğraflamış olursunuz.

Horma Kanyonunda doğal gölcükleri, su kanallarını fotoğraflarsanız, binlerce yıl önce değirmenlere su getirmek için yaşanan mücadeleyi fotoğraflarsınız.

Pınarbaşı’nın etrafını saran ormanların fotoğrafını çekerseniz, o ormanlardaki Yaşları
500–1000 arasında değişen binlerce çam, meşe, köknar, kayın, gürgen, çınar ve şimşir ağaçlarını ve ilçemize özgü yüksek nemden dolayı oluşan yosunları fotoğraflamış olursunuz.

Ve insanları,
Folklorik kıyafetleri süs diye değil günlük kıyafet olarak giyen insanlarımızı fotoğraflarsınız kurgu değil gerçek insan öykülerini fotoğraflamış olursunuz.

Gelin hep beraber bu hikâyeleri fotoğraflarla yazalım.
Makinelerde bilgisayarlarda kalmasın bu hikâyeler.
Mayıs ayında; Pınarbaşı’nda
Park Ilıca tesislerinde, yakılan kamp ateşinin karşısında, serin bahar rüzgârlarının Ilıca şelalesinin sesini taşıdığı o yerde,
Halı diye ayağınızın altına serili çimlerin üstünde,
Makinelerinizle yazdığınız bu hikâyeleri bizimle paylaşmak ister misiniz?

Biz dinlemeye hazırız.
Siz;
Fotoğraflarınızla küçük bir öykü anlatmak isterseniz,
Benim de bir hikâyem olsun diyorsanız,
Bir dağın, bir dalın, bir suyun, yüze yansıyan bir kırışıklığın, bir gülümsemenin, hikâyesini anlatmak isterseniz,
Pınarbaşı sizi bekliyor.
Bekliyoruz…

5 Ocak 2010 Salı

ŞENPAZAR'IN ŞEN HEYKELTRAŞI










































































































Yılbaşı tatili ertesi sabah evde oturup bu gün ne yapsam acaba diye kıvranırken. telefon çaldı arayan Şenpazar’ın şen ahşap oyma ustası Yüksel Ustaydı.
—Kardelenler açtı hemen gel dedi.
—Aman ustam bu mevsimde ne kardeleni demeye kalmadı. Yüksel Ustam kendisinin de bir anlam veremediği bir şekilde mevsimlerin şaşırdığını ve Kardelenlerin açtığını heyecanla anlatıp Şenpazar’a muhakkak gelmem gerektiğini söyledi.
Bu fırsatı kaçırmamak adına benim emektara atlayıp düştüm yollara.
Cide-Şenpazar yolu oldukça güzel, hava ise bulutluydu. Yağmur ha yağdı ha yağacak gibi görünüyordu. Ağlı’yı geçtik Şenpazar-Azdavay yol ayrımından sonra ise virajlar başladı. Hatta bazı kesimlerde tuzlama yapıldığına göre buraları buzlanıyor olmalı.
Bir buçuk saatlik bir yolculuktan sonra ulaştığım Şenpazar’da Yüksel ustayla buluştuk. O’nu da alıp Kardelenler için tekrar yola koyulduk Cide yolunda harman gerişe varmadan hemen tepenin üstünde bir yol ayrımı var. Âşıklı köyü orta mahallesi birkaç km ileride yamaçta gözüküyor. Yolu asfalt. Köye girip Yüksel ustanın evinin önüne park ediyorum.
Bu arada Yüksel Ustadan, Şenpazar’ın Şen Heykeltıraşı ahşap oymacısından biraz bahsedeyim.
Yüksel Ustayı ilk olarak bundan birkaç yıl önce Mimar Vedat Tek Kültür Merkezinin açılışında tanımıştım. Orada tek parça halinde kaşık ve çatalı yapışını hayranlıkla izlemiştim.
Yüksel Usta her zamanki gibi şen ve şakrak, yine güleç yüzlü ve hayata pozitif yönden bakabilen bir sanatçı duruşuna sahip.
Asıl işi Şimşir ağacından kaşık yapmak.
Nasıl başladın bu işe kimden öğrendin bu yontma işini diye sorunca gülüyor.
Buralarda her çocuk biraz büyüyünce eline bir çakı, bir parça ağaç parçası alır yontmaya başlar. Hayvan peşinde gezerken bununla oyalanıp vakit geçiririz.
Ben biraz daha farklıydım akranlarımdan, gördüğüm her şeyi ağaçtan yapabildiğimi fark ettim. Kaşık yaparken arada bir de içimde kalan bu heves uğruna farklı şeylerde oydum yaptım.
Evine çıkıyoruz her odada farklı bir ahşap malzemeleri var. Kaşıklar spatulalar genelde mutfakta kullanılan şeyler.
Bir odada ise ahşap heykelleri var. Ustaya bir örnek getiriyorsun ve bunu bana yap diyorsun o kadar. Ustamız onun aynısını istediğiniz ölçüde ahşaptan bir örneğini yapıp veriyor sizlere.
Hani ünlü bir heykeltıraşa sormuşlar Üstat bunu nasıl yapıyorsun diye. O da ben bir şey yapmıyorum o zaten oradaydı ben sadece fazlalıkları kesip attım demiş ya.
Bizim Şen ustamızda öyle diyor. Ağacı alıyorum kesip biçiyorum bir bakmışım şekil ortaya çıkmış.
Yüksel Ustayı Ahşap evinde, ocağın önünde elinde keserle kaşık yaparken izledim. Hiç bir eğitim almadan yaptığı bu harika eserlere baktım.
Mimar Vedat Tek Kültür Merkezinde ahşap heykeller yaparlarken izlediğim Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerini hatırladım.
Keşke bir kenarda Yüksel Ustamda olsaydı. Bir ağaçta onun önüne koyup yap bakalım bir Karayılan Heykeli, Bir Şerife Bacı Heykeli deseydik.
Hala vakit geçmiş değil.
Yüksel Ustaya Şenpazar’ın girişine ya da Kastamonu’da uygun bir yere bir ahşap heykel siparişi verilebilir.
Yerel sanatçılara destek olmak adına ilgili kurumlardan, ya da sanatçı dostu işadamlarından bir çağrı bekliyorum.
İşyerinizin bahçesine ya da girişine ahşap bir heykel yakışmaz mı?
Bence çok yakışır.

3 Ocak 2010 Pazar

KASTAMONU'DA KALDIRIMLAR.
















Yer şehrimizin en güzide alışveriş mekânının önü,
Gece gündüz en fazla hareketin olduğu yer.
Önünden geçen yolumuz sadece iki şerit.
O şeritlerden biri zaten her daim kapalı. Ya bir araç park etmiştir, ya otobüs ya minibüs yolcu indirip bindiriyordur.
O yolun kenarına kaldırım yapmışız. İnsanlar yürüsün diye. İncecik bir yaya yolu, oysa arkası müsait. Oto parkın yeşil alanı var O kaldırım bir metre içeri girse her halde izin verirler.
Kaldırımda yürürken tam yaya yolunun ortasında önünüze bir Otobüs durağı çıkıyor. Doğal olarak insanlar bekliyor. Aralarından geçmek zor. Yola inilse kaldırım çok yüksek.
Otobüs durağını geçtikten sonra rahatladım sanıyorsanız yanıldınız.
Hemen yanında ilçelere giden minibüsleri bekleyenler var. Onların arasına dalacaksınız.
Onun yanında da taksi durağı var.
Vergi dairesinden çengellere kadar karaçomak karşısından yürümek oldukça zor. Daha ilerisi iyi mi ne gezer Cumhuriyet meydanına kadar karşıdan yürümek isteyenler için sanki özel olarak hazırlanmış engelli parkur yapmışlar.
İnşaatlar, park etmiş araçlar dükkânların önüne çıkarılan ürünler ve daha neler neler, kısaca tüm bu engellerin arasından yürümek tam bir cambazlık gerektiriyor.
Diyeceksiniz ki o kıyıdan girmek zorunda mısın git karşıdan yürü kardeşim. Kocaman yürüyüş yolu var.
Haklısınız.
BAVM önünden karşıya geçmekte bir çözüm. Ancak dikkatli olun derim çünkü kısa yanan trafik ışıkları sürücüleri hız yapmaya teşvik ediyor. Yeşil yanar yanmaz kendinizi yola atmayın derim.
Bu konuyla ilgili olarak İstanbul’da yaşadığım bir olayı paylaşayım.
Yol bomboş gecenin epey bir vakti. Kırmızı ışık yanıyor,biz bekliyoruz.Yanımdaki ne bekliyorsun geçsene kimse yok diye sürücüyü ikaz edince,sürücü bize bir tabelayı gösterdi.EDN.gibi bir şey yazıyordu.Elektronik denetleme noktası.kırmızı ihlali yapanların adresine aracının ve plakasının olduğu vesikalık fotoğrafıyla birlikte faturayı yolluyorlarmış..!
Bizde de olsa keşke.

Aracımla çok zorunlu olmadıkça şehre girmiyorum.
Dere kenarından her akşam yürüyorum.
Karşı kıyıya bakıyorum bana çok uzak geliyor.
Karşıda kaldırım yok.
Kaldırımları kaldırmışlar.
Kaldırımlarımı istiyorum.

KASTAMONU SALI PAZARINDAN İZLENİMLER
























































Kastamonu’da aralık ayının son günlerindeyiz. Hafif bir lodos ılık ılık esiyor.
Sırtımda makinem, ağzımda bir türkü, sanayinin önünden yokuş aşağı sallanmışım. Salıpazarı önüne gelince durdum.
Girişte her zamanki gibi balıkçı yerini almış bekliyor.
Balıkçı soğuk havada iyice soğumuş olan tankın içinden kepçeyle balık çıkarıyor. Balıklar zıplıyor. Müşteriler seçiyor.
Daha içeride mevsim gereği satılan meyveler sebzeler tezgâhlarda yerini almış müşteri bekliyor.
Pazarda her zaman yanına uğrayıp hal hatır sorduğum bir dost var. Bu gün ne getirmiş diye bakıyorum.
Bahçe ürünleri yanında bir kasa mantar getirmiş.
Yanına gelen yaşlı teyze soruyor
—Nedir bu mantarın adı?
—Teyzem bu mantara sığırdili, geyik mantarı da derler çok güzeldir dese de teyzem almadan devam ediyor.
Hayırlı işler deyip ilerliyorum.
Köylü pazarındaki haberini yaptığım o teyzelerim beni görünce,
—Aaa bak yine o gazeteci geldi. Deyip birbirlerine gösteriyorlar.
Teyzelerimin tezgâhına bakıyorum. Haşlanmış mısır getirmişler. Yer elması var. Pancar var. Ne ararsan var.
Yola devam ediyorum.
Şehirde biraz gezip, tozup fotoğrafladıktan sonra dönüşte yine Salı pazarına uğruyorum.
Akşam daha bir kalabalık olmuş. Yol üstündeki trafik ise işten çıkanlarında katılmasıyla daha bir kalabalıklaşmış.
Bir pazar daha sona ermek üzere.
Mallarını satabilenler sevinçli, tezgâhlar ağır ağır ama mutlulukla toplanıyor.
Satamayanlar ise son bir umut bağırıyorlar karanlığa doğru.
Balıkçı her zamanki gibi neşeli görünüyor. Elindeki poşete hamsileri doldururken çek ağabey balıklar canlı bunlar diye ortalığı kızıştırmayı da ihmal etmiyor.
Karşıda köşede üç beş kişi hareketsiz durmaktan üşümüşler.
Buna bir de can sıkıntısı eklenince ne yapsınlar bir ateş yakmışlar, hem ısınıyorlar, hem vakit geçiriyorlar.
Akşam vakti.
Kastamonu Salıpazarı.
Gün doğarken başlayan bu macera, akşamın karanlığında sona eriyor.
Mahalle sakinleri,
Gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürecek olan temizlik işlerinden sonra sabah hiçbir şey olmamış gibi yeni bir güne uyanacaklar.
Taa ki bir dahaki salıya kadar.

Teşekkürler kuşsavar ekibi









































































































































Kastamonu’yu tam ortasından ikiye bölen bir deremiz var.
Adını herkes bilir. Karaçomak Deresi.
Deremiz çok güzel hele ki ışıklandırıldığından beri geceleri çok daha güzel yürümesi bile ayrı bir zevk.
İki tarafında ağaçlar var. Çınar ağaçları.
Ben her akşam dere kenarından yürürüm.
Yazın sıcağından yapraklarının serinliğine sığınırım.
Bahar yağmurlarında ise şemsiyem olur altında beklerim.
Sonbaharda altın sarısı renkleriyle ayaklarımın altına serilen halıdır.
Kışı ayrı güzeldir. Karla kaplı dallarıyla koca çınarlar izleyenlere kartpostal güzelliği sunar.

İşte bu güzelliklerle dolu ağaçlarımızın son günlerde istenmeyen konukları oldu. Kara kuru, gürültücü tipler. Adları Yerli adi sığırcık olarak literatürde geçiyor. Önce birkaç taneydiler. Misafirdir başımızın üstünde yeri var dedik. Sesimizi çıkarmadık. Ama gecekondu misali yakın akrabasını, eşini dostunu memleketlisini kimi bulduysa getirtti.
Gündüz çer çöpte eşlenip akşam olunca bir karabulut gibi şehrin üstüne çökmeye başladılar.
Bir de gürültücüler. Hiç susmuyorlar.
Hadi hepsine eyvallah da o katı atıkları yok mu onlar bu işin tuzu biberi oldular.
Mübareklerin öyle bir boşaltım sistemleri var ki, sanki asit üretim fabrikası. Yem yiyip kezzap çıkarıyorlar. Değdikleri yeri eritiyorlar.
Bakın bunlar neymiş de haberimiz yokmuş.
Uzmanlar ve bilirkişiler demişler ki.
(Yararlanılan makale: Ayşe Özek KARASU “ GÜVERCİNLERİ ÇOK SEVİYORSANIZ EVDE BESLEYİN” Hürriyet Gazetesi 17.11.2007 )
Kanatlı hayvanların idrar kesesi yoktur, bu nedenle de dışkı ve idrar birlikte aynı anda çıkarlar. ”Dışkı ve idrarın birleşmesi ise ürik asit ile sodyum ve potasyum tuzlarının oluşmasına neden olurlar.
Ya şuna ne dersiniz. Şimdilerde pek akla gelmiyor ama yakın zamanda kuş gribi en korkulan hastalıktı. Bu mikrobun yayılması için de kuş pisliği ve salyası yeterliymiş.

Zubin Mehta’yı bilen bilir. Tüm dünyanın hayran olduğu bir orkestra şefidir. Bir tarihte ülkemize gelmiş ve Spor ve Sergi Sarayı’nın damındaki bin küsur güvercini, New York Filarmoni’nin provalarına parazit yapıyorlar diye itlaf ettirmiş.

ABD'de çöken Minneapolis köprüsünün güvercin pisliğine kurban gittiğine dair iddiaların olduğunu, İçerdiği amonyak ve ürik asit nedeniyle güvercin pisliğinin tarihi yapıları mahvettiğini, Londra, Basel, Venedik gibi kentlerde güvercinleri beslemenin yasak olduğunu, biliyor muydunuz?

Güvercinleri beslemenin sevap olduğunu mu düşünüyorsunuz.
Öyleyse dinleyin, Tam tersi hayvanlara eziyetmiş nasıl mı, Sabahtan akşama tıka basa yemlendiklerinden, boş vakitlerini çiftleşerek geçiriyor, seri şekilde ürüyor, yuva bulamıyor ve tıkış tıkış yaşamak zorunda kalıyorlarmış. Hatta Gelecek 10 yılda dünya çapındaki güvercin nüfusunun, kentleşmeye paralel olarak 50 milyondan 400 milyona fırlaması bekleniyormuş.
…Şehrimizde şimdilik güvercinlerle ilgili öyle bir tehdit yok ama
Sığırcıklarla ilgili büyük bir mücadele var.
Bizim kullandığımız mücadele yöntemi oldukça insancıl. Sadece korkutma amaçlı ses ve gürültü cihazlarıyla konmalarını engelleyip başka bir ağaca yönlendirmek.
Aslında araştırınca çok daha başka çeşitli yöntemlerin olduğunu öğrendim.
Örneğin,
New York'ta 2003 yılında, güvercinleri korkutsun diye Manhattan'daki bir parka eğitimli şahin salınmış. İşe yaramayınca şahin ve diğer yırtıcı kuş seslerini kaydedip hoparlörle korkutmaya çalışmışlar.
Londra belediyesi de Trafalgar Meydanı'ndaki binlerce güvercinle mücadele amacıyla hem yemcileri kaldırmış, hem de kuşları korkutup kaçırmak için meydana eğitimli şahinler salmış.
Venedik, San Marco Meydanı'ndaki kuşların tarihi yapılarla mermer heykellere zarar vermesini önlemek için yem yasağı uygulamaya çalışmış ama hem yem satıcıları hem hayvan sever örgütler karşılarına çıkmış.
Los Angeles ise dermanı kuşlar için üretilen doğum kontrol hapında aramış,
Amerikan Kimya Derneği'nden bir uzmana göre kuruyan pislikler konsantre tuza dönüşüp suyla temas ettiğinde meydana gelen reaksiyon metal iskeletini zayıflatabiliyormuş,
İsviçre'nin Basel kenti yıllardan beri uğraşmışlar her şeyi denemişler hatta Hayvanlar kuluçkada boş boş yatsın diye yumurtalarını çalıp, yerlerine sahtelerini bile koymuşlar. İşe yaramış mı evet inanılmaz ama işe yaramış ve sonuçta güvercin nüfusu dört yılda üçte iki oranında azalmış.
O kadar tecrübe teknoloji sonunda gelinen nokta nedir diye soran olursa oldukça basit bir çözüm bulmuşlar.

“Beslememek.”
Bu kadar basit.

Karaçomak geceleri yeşil yeşil akıyor.
Kaldırımlar, ağaçlar demir parmaklıklar üzerine biriken pislikleri temizlemeye çalışıyor.
Şimdilik her şey yolunda.
Teşekkürler Belediye Kuşsavar timi.
Zafer bizim oldu.