25 Temmuz 2013 Perşembe

DOLUNAYLA DERTLEŞTİM

Dün iftardan çıktığımda akşamın dar vaktiydi.Teravih vakti yakındı.Kastamonu'nun en büyük camisine doğru gittim.
Ruhum daralmışken belki bir ferahlık kapısını açarım diye ümit etmiştim.
Allahın bildiğini kuldan saklamaya gerek yok,
benim ruhuma en iyi gelen şey fotoğraf çekmek.
kendimi unutuyorum.
vecd ile sarılıyorum makineme.
...
cami avlusunda osmanlı şerbeti dağıttılar,içimi serinletmedi,eski bir arabayla halı kilim satan bir çingeneyle konuştum kar etmedi.
...
sonra
şadıvanın üstünde bir aydınlık belirdi.Meleklerin üstüne çizilen hare gibi.
Ay binaların arasından süzülüp geldi kondu şadırvanın üstüne.
Tüm bir mahalle kadın erkek çocuk hepsi birlikte akın akın camiye koşarken ben kalakaldım orada.
ezan okundu cemaat içeri girdi.
dışarıda bir şerbetçi, bir halı satıcısı, ve bir fotoğrafçı,
Ben kaldım.
makinemi indirdim,tripoduma dayandım bıraktım fotoğraf çekmeyi
kimseye aldırmadan ayla dolunayla konuşmaya başladım.
bir kısmını kaybetsede hala dolunay diyebileceğim güzellikte ay'la dertleştim.
derdimi ummana değilse bile döktüm dolunaya.
...
Derdimi ummana döktüm asumana inledim
Yare de ağyare de hal-i derunum söyledim
Aşina yok derdime ben söyledim ben dinledim
...
şarkısında olduğu gibi ben söyledim ben dinledim.
ama bu sayede,
ay ışığında yıkanıp arındım dertlerimden.
huzur buldum.
şimdi daha iyiyim..
...

16 Temmuz 2013 Salı

DEVRİMCİ BİR KIZ SEVDİM…



Anadolu’nun kuytusunda, dillerden gönüllerden uzakta,

Herkesin birbirini tanıdığı küçük bir şehirde,

Şimdilerde adını benim bile unuttuğum

Eski bir devlet dairesinde, misafirhanede,

Donmuş sokak ışıklarının üşüttüğü ayaz gecelerde,

Elinde valizi sırtında çantası boynunda atkısıyla

Bir kız geldi ansızın apansızca,

Devrim rengiydi, o güzelim boynundaki

Kıpkızıl, kan rengiydi atkısı.

Ne oje, ne ruj, ne de makyaj, hiçbir şey yoktu ve

O güzel yüzünü saklamıyordu.

Sertti dikti, dirençliydi.

Dik durup mihnet etmezken kimseye,

Sol kolu tetikteydi

Her an kaldırıp yumruklarını sıkacakmış gibiydi.



Yasak olduğunu bile bile.

Ben bu devrimci kızı sevdim

Gizlice.



Bir garip köylü olarak sevdamı yaşarken kendi kendime,

Sarkık bıyığımdan bir gül damladı gönlüme,

Bayrak ezan vatan deyip hınçla kaldırdığımda

Sağ kolumu,

Bir gül’dü karşımdaki.

İndiriverdim usulca.

Ben devrimci bir kız sevmiştim, hem de umutsuzca.



Uzaktı ayrıktı, yasaktı benim sevdam.

Konuşurduk bazen vatan millet gelecek üzerine.

Aykırıydın, uzaktın, yasaktın bana.

Dediler ki en yakındakilerim vazgeç,

Size sevmek yakışmaz,

Nefrettir, kindir düşmanlıktır en yakışan size.



Yok, be gülüm

Ne onlar bilirdi ne de sen farkındaydın,

Bilir misin ki ben,

Ben,

Ben,

Ben o kıpkızıl atkını bile çok sevmiştim,



Sonra

Her kızıl akşamlarda sen geldin aklıma,

O yüzdendir hala gün batımlarına olan sonsuz aşkım.

Gelincik kızıllığında sevdim senin yüzünü,

O yüzden hep çok sevdim gelincikleri.

Bir kızıl gonca diye başlayan şarkıyla içtim, içlendim

Hep seni aradım kızıl goncalı gül tomurcuklarında.



Bizimkisi siyah beyaz bir aşk hikâyesi değildi.

Ben devrimci bir kızı sevdim umutsuzca,

Sen,

Ya sen

Kimi sevdin be gülüm

Böyle yıllarca.



14 Temmuz 2013 Pazar

ANKARA YOLLARI

Ankara’ya gitmek her zaman için bana hem sevinç hem hüzün verir. Ilgaz’ı görmek ne kadar güzelse ondan ayrılmakta bir o kadar hüzün verir bana.
Kastamonu'dan Ankara'ya giderken tabi ki ilk önce aşmanız gereken ilk yol Ilgaz yoludur.
Çankırı’ya Ankara’ya varmak için Ilgaz’ı geçmek, zirvesine tırmanmak gerekir.
Ama öyle hemencecik çıkıp inilmez.
Yolu yordamı vardır.
Beş değirmenleri geçip tırmanışa geçtiğinizde, yolun ilk virajları başladığında karşı tepelerde yeşil orman içinde ahşap evleriyle harika bir manzarası olan Bostan köyünü görürsünüz.
Onu karşıdan doya doya izlemek için biraz mola verip izlemeye değer.
Sonrasında bir solukluk dinlenme için soğuksu çeşmesinde durulur ki yarı yolda soluksuz susuz kalınmasın.
Eh artık durmuşken de zamana saate göre artık kahvaltımı olur, akşam ya da öğlen yemeğimi olur bilemem. Hatta varsa yanınızda gerekli malzemeler yakın mangalı dizin tavukları.
Benim favorim ise yol kenarında duran ama kimsenin yüzüne bakmadığı ağaçtan toplanan kuş kirazı, patatesli ekmek ve duble çay.
Bu gidişte ekstradan çift sarılı yumurtalı dürümüm bile vardı. Ilgaz dağlarının çam kokulu havasını da katık yapıp yedim.
O keyifle çıktım zirvesine Ilgaz'ımın.
Ilgaz'ın ötesi sıcak kuru ve sarı Çankırı'dan sonrası ise tam bir bozkırdı.
Kalecik civarından geçerken uzaklarda arada bir ayçiçeği tarlaları vardı. Hele o güzelim sarıçiçekleri taa yoldan seçiliyordu. 
Hiç tereddütsüz kırdım direksiyonu bilmediğim o köy yollarına.
O tarlalarda sarıçiçeklerin arasında gezinirken Vincent Van Gogh olasım geldi.
...
Baykuş boğazında çay molası vermişken kayısı yenmez mi hele yanında bol köpüklü ayranda olursa iyi gidiyor hani.
Sonunda ulaştık Ankara’ya
Başkent, milyonluk şehir memur şehri öğrenci şehri, oğlumu kızımı bağrında yaşatan ama bana çok yabancı olan bir şehir.
Tanıdıkların çok olduğu ama benim yalnız olduğum bir şehir
Beton ormanları asfalt yolları olan ve sıcaktan bunaltan bir şehir,
Ankara’dan dönerken de önce Çankırı Hacı Ali’de durup havuzdaki yayın balığını seversin. Sonra İndağı Geçidinin zirvesinde Ilgaz’ı görürsün.
Geldim memlekete işte onun ötesi, Ilgaz’ın ardı bizim memleket dersin.
Dörtyol gelmeden kaya mezarlarını hemen geçince soldaki telefon direğindeki leylekleri selamlarsın.
Ağır ağır Ilgaz’a tırmanırsın.
Memleket kokar, çam kokar, çiçek kokar Ilgaz.
Sarhoş olur başın döner bir hoş olur için.
Memleketteyim dersin.
Ilgaz’ı viraj viraj, metre metre ezberlemiş biri olarak ben,
Hala ilk kez görmüş gibi heyecanlanır sevinirim.
Memleketim der,
Sevdam der,
Ilgaz’ım der.
Ben geldim derim.














18 Haziran 2013 Salı

BİZİM VALİMİZLE, BİZİM ILGAZ’DA

“Sadece bu çiçekleri için bile sevdalanılır bu dağa”


Benim sevdamın adıdır Ilgaz,
Bu dağı ne kadar sevdiğimi bir ben bilirim, bir de beni yaradan.
Öyle ki; Ilgaz’ı görmediğim her yer bana gurbettir demişim, Memleketten uzaklaşırken son kez el salladığım, dönüşte ilk gördüğümde işte geldim memleketteyim artık dediğim,
Benim dağım diye sahiplendiğim,
Ben birini sevdim mi “Ilgaz” kadar severim dediğim, sevgimin ölçü biriminin adıdır Ilgaz.
Mutluyum çünkü şimdi Ilgaz’ın koynundayım ve en sevdiğim yere, doruklarına sevdalandığım dağın zirvesine, Yurdun tepe’ye doğru yol almaktayım.
Ağır ağır zirveye doğru çıkan aracımızın camından bakıyorum, aşağıda yeşilin her tonundan bir orman az yukarısında, yaylalarında, her renkten açmış çiçekleri, gökyüzünde ise uzansam tutacağım yakınlıkta öbek öbek buluttan pamuk tarlalarını görüyorum.
Önümdeki ince yolda, flamasında nazlı nazlı dalgalanan bayrağımızın olduğu araçta, Kastamonu Valisi Erdoğan Bektaş “Bizim Valimiz” var.
Birden araç duruyor.
Vali Bektaş araçtan iniyor önce derin bir nefes alıp Ilgaz’ın havasını doyasıya çekiyor içine, doyumsuz manzaraya bir göz atıp eğiliyor yere.
Çoğu kimsenin farkına varmadığı bir top mor çiçeğin yanına çöküyor.
Bir bebek şefkatiyle seviyor çiçekleri ve diyor ki,
-Sadece bu çiçekleri için bile sevdalanılır bu dağa.

Bir kar çiçeği Manişak

Bu çiçeğin adını bilir misiniz diye soruyor.
Bilen çıkmıyor.
-Bizim oralarda (Trabzon-Tonya) da Güzel kokulu, açık mor renkli çiçekleri olan ve yüksek yaylalarda karların eridiği sulak yerlerde yetişen bu yayla çiçeğine Manişak denir.
Yaylaya çıkanlar dönüşlerinde sevdiklerine bir demet bu çiçekten hediye getirirler. Manisi, türküsü bile vardır.
Guzim geldun yayladan
Getırdun mi manişak
Birkaç dal manişak çiçeği alıyor yayla dönüşü hediyesi olarak aracına koyuyor.

Dünyanın Çivileri Dağlardır”

Zirvedeyiz.
Rakım 2333 metre ve aşağıda gözün alabildiğine bir manzara var ki anlatılmaz güzellikte. Uzaklardan İhsangazi, Kastamonu’nun bir kısmı ve Havalimanı seçiliyor. Karşımızda Haçat, Çatal Ilgaz tepeleriyle daha yakınlarda Tv verici İstasyonu ve oteller bölgesi gözüküyor.
Valimizin yanındayım.
Ben ne zaman zirveye çıksam burada kendimi farklı duygulara kaptırıyor uzun uzun düşünüyorum şimdi Ilgaz’ın zirvesindeyiz, siz ne hissediyorsunuz dediğimde,
Zirveye çıkan insanın farklı düşünmesi normaldir çünkü ufku açıktır, önünde bir engel kalmamıştır o zaman daha başka şeyler düşünmeye başlar.
Dağlar ise Kuran- Kerimde, bu dünyanın direkleri, dengesi çivileri olarak tanımlanmıştır.
Ve dağları, çiviler gibi çaktık. Nebe Süresi 7.ayet”
Zirveden aşağı valimizle birlikte yürüyerek yaklaşık 3-4 km’lik çok keyifli bir iniş gerçekleştiriyoruz.
Valimiz bir yandan kayak pistiyle ilgili incelemelerini yapıyor talimatlar veriyor bir yandan da araziyi bitkileri inceliyor.
Eğilip yerden bir yaprak koparıyor,
-Hiç denedin mi bunu diyor,
-Yok diyorum sayın valim nedir bu,
Ekşimen bir yaprağı vardır genç filizleri ve taze yaprakları çok lezzetlidir deyip bir yaprağı uzatıyor. Ben her gittiğim arazide yiyecek bir şey bulurum diye ekliyor.
Hakikaten limonumsu bir tadı var ve çok hoş.
Doğayı bu kadar iyi nasıl tanıdınız okul okumaktan doğayı tanıma fırsatı nasıl buldunuz diye sorduğumda,
Okul bana engel olmadı, kışın okuyup yazın köye gelirdim. Çobanlık dâhil köydeki her şeyi yaparken doğayı da tanıma fırsatı elde ettim.
Annem halen Tonya’da köyümüzde yaşıyor, yine eskisi gibi hayatını devam ettiriyor. İnekleri var onları çok seviyor ve onlardan vazgeçemiyor. Diye anlatıyor bu doğa sevgisinin bilgisinin kaynağını.

Ahududu ormanında lezzete randevu

Ilgaz’ın o kadar yükseğindeyiz ki (2000 metre ve üstü.) burada artık ağaç yetişmiyor. Onun yerine küçük çalılıklar ağaççıklar var. Yayılıcı ardıç diyorlar.
Bir top çalılık önündeyiz, arada yeşil yapraklarıyla ardıcın kahverengisinden hemen ayırt edilen filizi gösteriyor
Bunu bildin mi? Diye soruyor.
Böğürtlendir sayın valim diyorum.
Hayır, bu ahududu’dur ikisi arasındaki fark ise şudur bunu avuçlayabilirsin dikeni yoktur. Burada yabani ahudududan koca bir orman oluşmuş, ramazan sonrası buraya tekrar gelip olgunlaşmış meyvelerini tatmak lazım diyor.
Ilgaz, yazı bir başka güzel, kışı bir başka güzel, her adımda görebilen için ne büyük güzellikler var.

Pes etmeyen ağaca dokunmayın

Zirveden aşağı indikçe bitki örtüsü de değişiyor. Tek tük çamlar görülmeye başlıyor. Ağaç sınırındaki pist güzergâhında ilk karaçam karşımıza çıkıyor.
Kısa boylu ama oldukça kalın bir ağaç. Dalları, gövdesi, kolları bunca yılın mücadelesinin izlerini taşıyor. Tepesine inen koca bir yıldırım ağacı nerdeyse ikiye bölmüş.
Belki yüzyıldan fazla bir zamandır her kış metrelerce kar altında kalmış, dalları bunca kar yükünü taşıyamamış bazısı kırılmış, bazısı eğilmiş, bükülmüş, ince dallarına ise bahar aylarında yaz başlarında fırtınalar şekil vermiş, tüm bunlar yetmezmiş gibi defalarca da yıldırım atmış yarmış gövdesini kabuğunu,
Ama hala hayatta hala sağlıklı bir şekilde tutunuyor yaşama,
Vali Bektaş hayranlıkla ağaca bakıyor. Yanına gidip inceliyor ve
-Dokunmayın bu pes etmeyen ağaca, sakın kesilmesin, bunca yıldır ne badireler atlatmış bakın dalına budağına diyor.

Cana kıymadım kıyamam

Peki, bu kadar doğada gezen yaşayan olarak avcılık yaptınız mı diye soruyorum. Duruyor ve Hiç o güzelim hayvanlara kıyılır mı hele ki O geyikler, karacalar, onlara insan bakmaya kıyamıyor kaldı ki vursun.
Hem bir şey söyleyim mi? arada bir Karadeniz’de balık tuttuğum olmuştur onda bile tuttuğum balıkları tekrar suya salardım. Kıyamazdım hiç birine.

Kafalardaki Türkiye-Kastamonu algısını değiştirmeliyiz.

Zirveden aşağı inip alt istasyon yapılacak alanda, ağaç altında çaylarımızı yudumluyoruz.
Bizim aracımızın arkasında valimizin aldırdığı, doğal gaz boru hattı yapılırken yaklaşık on yıl kadar önce atılmış ve hala ilk günkü gibi bozulmadan duran plastik bir boru parçası var.
Vali Bektaş anlatıyor İsviçre’de leman gölünü bir baştanbaşa feribotla geçtik göl çevresi tamamen yürüyüş yollarıyla düzenlenmiş.
Bir tek çöp bir tek pet şişe görmedim. Bizde çevre bilinci hiç gelişmemiş. Diye anlatınca.
Mekanik tesisi yapan uluslar arası firmanın temsilcisi, AB ülkelerinde ihale bedeline toplam yüzde 3 civarında bir miktarda çevre düzenlenmesi için konulur. Tüm iş bittikten sonra bu miktar çevre düzenlenmesi için kullanılır O yapılmazsa hak ediş ödenmez diyor.
Vali Bektaş bir başka konuda da çok dertli.
Yabancı ülkelerin yatırımcıları ve halkının bir kısmında yanlış bir Türkiye imajı var. Zannediyorlar ki bizim ülkemiz Suriye gibi Irak gibi bir yerdir.
Kafasında bu imaj ve öngörü ile Kastamonu’ya gelen firma yetkililerine bizim Entegreyi, Abana motoru, Zintaş’ı gezdirdiğimizde sanayimiz hakkında Ilgaz’ı ve diğer doğa harikası yerleri, kültür mirasımız eserlerimizi gezdirdiğimizde tarihimiz, medeniyetimiz hakkında kafalarındaki o yanlış algı gidiyor.

Teşekkürler…

Vali Erdoğan Bektaş son kontrollerini de yapıp Ilgaz’dan aşağı iniyor.
Ben zirvedeki yurdun tepeye çıkıp oturuyorum. Kulaklarımda Ilgaz’ın esen serin yelinde gizlenen türküsü var.
Karşımdaki manzaraya bakıp
Ben, ne kadar şanslıyım ki bunu görebilen nadir kişilerdenim,
Kastamonu olarak ne kadar şanslıyız ki bu güzelliğe sahibiz,
Diyor ve her ikisi için şükrediyorum.
Bir teşekkürde Ilgaz’ın dağında, yaylalarında adım atmadık yer bırakmayan,
“Sadece bu çiçekleri için bile sevdalanılır” bu dağa diyebilen,
Kar altından sızan suyun oluşturduğu dereden yatıp su içebilen,
İnsanı, hayvanı, taşı, toprağı tüm tabiatı, kısaca yaratılanı seveceksin yaradandan ötürü diyebilen valimize teşekkür ediyorum.









16 Haziran 2013 Pazar

BENİM BABAM

Benim babam okuma yazma bilmezdi…


Ama her gün cebinde bir gazeteyle eve gelirdi

—Oku oğlum şu resmin altını oku bakalım... Başvekil ne demiş, Paşa ne demiş. Oku derdi. Ağabeylerim, ben hepimiz sırayla okurduk.

Sonra pehlivan tefrikalarının olduğu kısmı okuturdu. Dikkatle dinlerdi. Bazen bir deftere mahallenin, günün, dünyanın önemli olaylarını not ettirirdi.

Şimdilerde Varoş diyorlar. Öyle bir mahalledeydi evimiz. Küçük bir bahçesi olan kerpiç duvarlı çatısız, toprak damlı bir evdi.

Sonraları tüm mahalledeki evler bir bir çatılandı, Bizimki eksik kalır mı hemen yaptırdı babam, artık bizimde kiremitli bir evimiz vardı.

Benim babam mütedeyyin bir adamdı.

Emekli olunca Hacca gitti.

Mahalle camimizin önüne arada bir seyyar satıcı kitap getirirdi. Babam kitabın kapağındaki resmine bakar öyle alırdı. O zamanlar akşamları çok sık kesilen elektrikler yüzünden çoğunlukla gaz lambası ışığında tüm kardeşler sırasıyla o kitabı okurduk...

Hz. Âlinin Hayber Kalesi cengi en sevdiği kitaptı.

Fabrikada işçiydi babam. Terfi edemeyen bir işçiydi, çünkü imtihana girmesi gerekiyordu. İmtihanlarda yazılı yapılıyordu.

İş makinelerinin yağlamasında çalışırmış bilmezdik...

Bir gün babamı görmem gerekti. Fabrika kapısında uzun süre bekledim. Üstü, başı yağlı eli yüzü kirli bir adam geldi. Haberi yokmuş geldiğimden acil kapıya gel deyince telaşla koşup gelmiş. Beni karşısında görünce önce korktu, kötü bir haber mi var diye.

Sonra…

Sonra utandı benden.

Onu öyle gördüğüm için utandı. Başı daima öndeydi gözlerini gözlerimden kaçırıyordu. Yağlı ellerini, kirli yüzünü saklamaya, silmeye çalışsa da olmuyordu bir türlü. Yanımızdan beyaz önlüklü biri geçerken saygıyla ayağa kalkıp o gidene kadar ayakta bekledi.

—Şeftir O dedi.

Ve yavaşça fısıldadı

—Oku oğlum oku



Yağlı elleri hala önünde bağlıydı…

Ben ve kardeşlerim o yağlı ellerin o kirli yüzün temiz ve helal kazancıyla üniversiteyi okuduk.

İş bulduk, evlendik şimdi bizlerde baba olduk

O’nun sayesinde,

O’nun amirinin karşısında bağlı duran yağlı ellerinin sayesinde...

Babam fakirdi, garipti, yoksuldu. Ne bana ne de kardeşlerime bir şey bırakamadı.

Hala kerpiç duvarlı yıkılmak üzere olan o evinde oturuyor. Kimseye muhtaç olmadan yaşıyor. Ve hala bayramdan bayrama da olsa bile belki gelirler diye, oğulları, kızları ve torunları için bahçedeki yemiş ağaçlarının meyvelerini kimselere yedirmiyor...

Babam bize bir hazine miras bıraktı, onurlu dürüst ve namuslu bir isim.

Hiçbir zaman “Seni seviyorum” diyemediğim, ondan da duymadığım babam.

Babalar günümüz kutlu olsun…

“Seni Seviyorum”

Baba…

Cebrail KELEŞ 2009-Kastamonu

30 Mayıs 2013 Perşembe

İSTANBUL NOTLARI 5

İSTANBUL BOGAZI’NDA “ÖKÜZ GEÇİDİ’NDE” 10 TL’LİK TUR KEYFİ




Farfara ile birlikte Galata köprüsünden aşağı salındık fotoğraf çeke çeke iniyoruz.

Balık ekmek teknelerine doğru gidesim, şöyle yarım ekmek balık ekmeği götüresim var, var ama bir kez rejimdeyim dedim ya,

Bir söz ettim artık dönemem gayrı deyip sadece yutkunmakla yetiniyorum.

Sahilden geçerken birileri bağırıyor

-Hemen kalkıyor kısa Boğaz turu 10 TL.

Önce birbirimize, sonra saate bakıyoruz uyar deyip atlıyoruz gemiye.

Deniz havasına alışkın olmayan bünyeyi deniz çarpmış olmalı ki ancak gemiye binince ayılıyorum ve etrafı incelemeye başlıyorum.

Hiç gözüm tutmuyor bu Nuh’un gemisiyle aynı yaştaki tekneyi.

Farfara’ya soruyorum.

-Yüzme biliyor musun? Yani en azından beni kurtaracak kadar, ya da yardım gelinceye kadar su üstünde tutabilir misin?

Farfara beni şöyle bir baştan aşağı süzüyor ve sendeki bu doğal can simidi (Göbeğimi kasdedip) seni epey bir su üstünde tutar. Bana gerek yok diyor.

Teknemiz oturacak yer olarak ortalama 30-50 kişilik ama her boşluk alana bir plastik tabure yerleştirilmiş. Kapasite olmuş 100-150 kişi.

Teknenin çevresinde dolanmak gezinmek mümkün değil.

İnsanlar ağır ağır dolmaya başladı. Biz alt güvertenin dışına konulmuş taburelerdeyiz. Tepemizde bir kat daha var.

O katta oturan insanlar ellerine ne geçerse sallıyorlar denize, sigara izmariti, çekirdek kabuğu aklınıza ne gelirse deniz olmuş tam bir çöplük.

Farfara onları görünce tam bir çevreci panter kesiliyor. “Farfara için ormanda on panter gücünde olduğu söylenir”

Kim bir çöp atarsa aşağıdan narayı patlatıyor.

Yukarıya, aşağıya, yanındaki yöresindeki herkese veriyor ayarı.

Çok sürmez şimdi bizi denize atarlar desem de Farfara’nın kararlılığı karşısında herkes tırsıyor. Geri çekiliyor.

Yanıma bir turist bayan oturuyor. Elinde cıkkadak (küçücük) bir kompakt makine sürekli fotoğraf çekiyor işin ilginci yanı başında iki koca makineleriyle profesyonel fotocular dururken diğer taraftaki hayatında ilk kez bir digital fotoğraf makinesi gören yaşlı vatandaşa makinesini veriyor ve de çek diye karşısında poz veriyor.

Benim gibi atletik! karizmatik! Fotocu dururken o dayımı bana tercih etmesinin tek mantıklı nedeni olabilir o da Farfara’dan tırsması.

Zaten bir müddet sonra da yanımızdan kalkıp gidiyor.

Tekneye binerken duyduğumuz “hemen kalkıyor” anonsunun üzerinden yaklaşık yarım saat geçiyor ve nihayet teknemiz ağır ağır arkamızda beyaz köpükler bırakarak hareket etmeye boğaza açılmaya başlıyoruz.

İşte şimdi İstanbul Boğazı üstündeyim.

Bosporus’da.

Bir arkadaşım,

-İstanbul Boğazının adı nerden geliyor biliyor musun demişti,

Doğrusu hiç bilmiyordum, onun sorusu sayesinde Vikipedi’den öğrendim.

“Boğaz'ın en eski yerleşimcilerinden olan Bizanslılar, buraya Bosporos (Yunanca: Βόσπορος) adını veriyordu.

Bu sözcük inek ya da öküz anlamına gelen βοῦς (bous) ve yol, geçit anlamlarına gelen πόρος (poros) adlarının birleştirilmesiyle türetilmişti. Öküz ya da inek geçidi anlamına gelen Bosporos adını taşıyan boğaza bu adın verilmesi Yunan mitolojisinde baştanrı Zeus'un, İo adında bir kıza âşık olması olayına dayanır.

Hikâyeye göre İo nehirler tanrısı İnahos'un kızıdır. Tanrıların kralı olan Zeus bu güzel kızı görünce ona âşık olur ve eşi Hera'dan gizlice onunla birlikte olmaya başlar. Bir gün Hera'ya yakalanmak üzereyken kendini bir buluta, İo'yu ise bir ineğe çevirir. Aldanmayan Hera, ineği hediye olarak eşinden ister.

Onu Zeus'tan uzak tutmak adına Argos Panoptis adlı canavarın gözetimine bırakır. Ancak Zeus, Hermes'i yollayıp Argos'u öldürtür. Bunun üzerine Hera, ineğe dönüşmüş İo'yu sürekli rahatsız etmesi için ona bir sinek musallat eder. Sinekten kurtulmak için var gücüyle koşan İo boğaza geldiğinde kendini boğazın sularına bırakır ve bu engeli yüzerek geçer.

Kıyıya çıktığı yerde Keroessa adında bir kız çocuğu doğurur ve bu kız büyüdüğünde denizler tanrısı Poseidon ile evlenerek Byzas adında bir oğlan dünyaya getirir. Bu çocuk doğduğu yerde kendi adını verdiği Byzantion kentini kurar



Boğaz'ın antik dönemde kullanılan adlarından olan Bosporus'un kökenine ilişkin ortaya atılan bir başka görüş de sözcüğün Fosforos (Yunanca: Φωσφόρος - fosforlu, ışık saçan)'dan geldiği yönündedir

İstanbul Boğazı batı dillerinde hâlâ bu ad ya da bu adın değişik biçimleriyle bilinmektedir. Eski Türk kaynaklarında ise İstanbul Boğazı'nın Halîc-i bahr-i rûm (Marmara Denizi Boğazı),Halîc-i bahr-i siyâh (Karadeniz Boğazı), Halîc-i konstantiniyye (Konstantiniye Boğazı), Merecü'l bahreyn / Mecma'ül bahreyn (İki denizin birleştiği yer) ve İslâmbol Boğazı gibi adlarla anıldığı görülmektedir.



Bizim Boğaziçi ya da Öküz Yolu’nun bir tarafından kıyılaya kıyılaya gidiyoruz.

İstanbul’da ağaç yok yeşil yok diyorlar ama bir an kendimi Kastamonu’da zannettim. Her taraf orman ağaç yeşillik, hatta aralardan gördüğüm kadarıyla bizim İnebolu’daki aşı boyalı ahşap evlere benzeyen konaklar bile var.

Nuh’un teknesiyle yaşıt ve teknoloji olarak fazladan sadece bir motoru olan gemimiz kıyıya demirlemiş bir çift beyaz kocaman bir turist gemisinin yanından geçti.

Artık bizimki gemiyse o başka bir şey eğer ona gemi diyeceksek bizimkine sandal bile demek abes kaçar.

Ben diyeyim 10, siz deyin 15 adet yan yana dizilmiş 20 kat yüksekliğinde apartman sitesi büyüklüğünde bir heyula.

Ya da gecekondu iken şimdi kentsel dönüşüme uğramış gökdelenlerle dolu TOKİ Mahallesi mübarek

Bir başından diğer başına bizim tekne yarım saatte ancak geçebildi.

Onun bir filikası bizim tekneyi içine kolaylıkla alırda birde yanında bizim teknedeki 100 kişiye yer kalır.

Yani Titanic bunun yanında ancak orta boy bir Karadeniz takası kalır. Üstelik bu onun gibi küçücük bir buz dağı kafa attı diye de batmaz.

Teknenin yanında geçip gitme süresi olan yarım saat boyunca ağzım bir karış açık kaldığından boğazın serin yeli, denizin tuzuyla birleşip geldi benim ciğere yapıştı. Ağız burun kurudu. Rüzgâr desen zaten fırtına şeklinde esiyor. Bizim tekne fındıkkabuğu gibi sallanıyor ayakta bile duramıyorum.



Farfara imdadıma bir kez daha yetişti.

Elinde iki bardak çayla yanıma gelince sevinçten tuzlu gözyaşları döktüm!

Çayımı yudumlarken bir köprünün altından geçtik geçerken de şöyle bir tarttım, enine boyuna baktım, bu bana zulümlerden zulüm beğendiren köprü mü acaba dedim.

Evet, yanılmamışım ta kendisi.

Hiç sevmedim bu köprüyü.

Köprüden geçti balıkçı şef, türküsü söyleye söyleye çaylarımızı yudumlayarak keyif içinde kıyıdan ilerliyoruz.

Kimse bir şey demiyor. Sağınızdaki bina şudur tarihi budur diye anons bekliyorum bir türlü gelmiyor.

İstanbul’un en güzel evleri buralarda olmalı. Benim sadece bir kez ve 10 TL vererek ancak birkaç dakikalığına görebildiğim bu evlerde bir ömür geçirenler var. Sabah kahvaltısını bu manzaraya karşı yapıyorlar uyurken bu manzarayı seyrederek rüyalara dalıyorlar.

Öyle evler var ki herhalde bu evlerde yaşayanların babaları, dedeleri ya sadrazamdı ya paşaydı diye düşünüyorum

Ben o evlere bakarken Farfara bana, ben şu yalıdan denize girerdim bizim akrabalardı diye bir ev saray yalı karışımı bir yer gösterdi.

Boğaz kıyılarda olan yolculuğumuz ikinci köprünün ayağına kadar devam etti. Oradan bizim kaptan ustaca bir manevrayla karşı tarafa geçmeyi başardı. Alkışlayasım geldi.

Bu sefer karşıdan gidiyoruz burada da manzara aynı.

Güzel evler muhteşem eski eserler.

Deniz ve manzara sarhoşu olarak tekneyle birlikte yalpalamaya başladım. Şimdi gözüme daha bir güzel görünmeye başladı.

Sonunda kıyı göründü.

Kıyıya yanaşmak için manevralara başladı.

Demin alkışlamak istediğim kaptanın sanırım gözlerinde bir problem var. Bir türlü kıyıya yanaşamıyor. Hani azıcık yüzme bilsem hemen atlayacağım suya, çıkacağım kıyıya, kaptana yön göstereceğim.

Sağ yap, sol yap, düz gel, hooop usta arka serbest diyeceğim ama işin içinde su faktörü var.

Bizim Kaptan dokuzuncu manevrada nihayet yan yapıldak bile olsa kıyıya yanaşabildi. Kaptan bayan olsa diyeceğim ki park etmede çok iyi değiller genleri böyle ama bayağı pala bıyıklı bir ağabey.

Buna da şükür deyip kalabalık arasından kendime bir yol bulup çıktım kıyıya.

Toprağı öpecek oldum her taraf beton olduğundan vazgeçtim.

Tekne o kadar ruhuma işlemiş ki yolda giderken ben hala bir o yana bir buna sallanarak yürüyordum.

Yeni cami önünden bir otobüse bindik.



Önümüzde uzun bir halk otobüs yolculuğu ve akşamdan sonrada emektarla gidilecek 550 km’lık Kastamonu yolu vardı.







29 Mayıs 2013 Çarşamba

İSTANBUL NOTLARI 4

İŞTE ARADIĞIM İSTANBUL




Ertesi gün

Otelde kahvaltı zamanı iki domates birkaç zeytin ve yumurtadan oluşan menüyü görünce Kastamonu’daki İzbeli Çiftliğindeki Hacı Sabiha Annemin 16 çeşit marmelat ve reçelden oluşan üstüne üstlük ballı, kaymaklı, sütlü, kestaneli, köy ekmekli, kül çörekli kahvaltısını aklıma getirdim.

Burnum sızladı.

Ahh be memleket dedim.

Farfara dedi ki nereye gitmek istersin.

Tabii ki İstanbul’un sembol yerlerine, İstanbul deyince herkesin aklına ilk gelen yerlere gitmek isterim yani Eminönü’ne dedim.

Tamam, izle beni dedi.

Yola çıktık metrobüs ya da metroya binmek isterdim ama halk otobüsü varmış o da olur dedik.

Bakırköy’den bindi bir otobüse git Allah git Kastamonu Daday arası kadar bir yol gittik herhalde yine de gide gide yol bitmedi. Ama artık araç kullanan ben olmadığım için sıkıntım yok ben manzaranın keyfini çıkarıyorum.

Beyazıt Durağında indik.

Farfara, İstanbul’a kadar gelip Kapalı çarşıyı görmeden gidilir mi deyip beni bir kapıdan içeri soktu.

Aman Allahım. Upuzun bir tünel üstelik sağa sola giden bir sürü kolu var. Dükkânlar desen insanın gözünü kamaştırıyor bereket versin ki gelirken onca zaman güneşin parlaklığına direk bakmış biri olarak fazla etkilenmedim ama

Tavana boydan boya Galatasaray bayrağı asılmış görünce kavga gürültü çıkmadan bunu nasıl astıklarını düşününce etkilenmedim desem yalan olur.

Çarşıdan çıktık ve ara sokaklardan geçerek Eminönü’ne iniyoruz. Tarihi camilerin bahçelerinden geçerken öbek öbek turist kafileleri dikkatimi çekti. Ne kadar çoklar.

En sonunda Eminönü ve yeni camiye çıkan tünelin başına geldik.

Çek benim fotomu dedim Farfara’ya.

Balıkçı Şef buradaydı diyebileyim eşe dosta akrabalara diye klasik pozumu verdim.

Yeni caminin obez güvercinlerine yem beğendiremedik ki uçsunlar da fotolarını çekelim. Bir tabak yeme dönüp bakan bile olmadı. Niye baksınlar ki yerde en azından bir çuval buğday vardı.

Meydanda bir yerlerde bir yorgunluk kahvesi içtik.

Aslında kahveden pek hoşlanmam ama bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırı olduğunu düşününce kabul ettim.

Farfaraya dedim ki -Ben tramvay fotosu çekmek istiyorum.

O zaman Beyoğlu’na çıkacağız hadi bakalım tabana kuvvet dedi. Meydanı geçtik, Ben nereyi çekeceğimi şaşırdım.

Galata kulesi karşıda ileride boğaz köprüsü, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camisi hepsi buradaydı.

On dakikalık yolu bir saatte gidemiyorduk.

Farfara beni ikaz etmese köprüde akşamı ederdim herhalde.

Balık tutanlara imrenerek tutanlara da kıskanarak biraz bakıp iç geçirdikten sonra yola devam ettik ve bir tünelin ağzına geldik.

Yokuş yukarı çıkmak için buna bineceğiz dedi.

Tünel diyorlar bir karanlık delikten gidip gelen küçük bir tren var. Dünyanın ikinci metrosuymuş.

Bindiğimizle indiğimiz bir oldu.

Koca bir caddeye çıktık. İki yanı lüks mağazalar lokantalar ve bürolarla kaplanmış tarihi binalarla süslü O meşhur filmlerde gördüğümüz Beyoğlu burasıymış demek ki.

Daha önce gördüm ama bu kadar yakın ve fotoğraflayarak ilk kez geçiyordum.

İleride bir kalabalık dikkatimi çekti bir öbek insan elinde bayraklarla bir şeyler söylüyor etrafında polisler onları bekliyordu.

Eylem yapan Çeçenlermiş.

Aralarından geçip gittik.

Gezerken dikkat etmemişim ama vakit epey geçmiş acıkmışım.

Farfara ne yiyelim diye sordu,

Etli ekmek ya da kanlıca mantarlı ekmek var mı dedim yok dedi, Banduma sordum buralarda bulunmaz dedi, Kara çorba ya da Ecevit çorbası içsek diyecek oldum o da nedir dedi.

Bunları burada bulamam, gel en iyisi balık pazarında bir midye tava yiyelim dedi.

Yanında taratorla birlikte çöplere dizilmiş midye geldi geldiği gibi de midye, mideye gitti.

Sonrasında tekrardan Beyoğlu’na çıktık.

Tramvayda biz gibi bir o yana bir bu yana gidip geliyor.

Ben de kırmızı görmüş boğa gibi kırmızı tramvayı her gördüğümde fotoğraflıyorum. Vatman bile şüphelenmiştir bu adam niye beni her gördüğümde çekiyor diye.

Güzel tarihi bir bina gördüm nedir burası dedim arkadaşım kilisedir dedi.

Madem onlar bizim camilere giriyor ben de bir kiliseye gireyim dedim daldım içeri.

Kocaman bir bina bizim camilere pek benzemiyor Hıristiyanlığın sembolleri duvarlarda asılı, salonda sıralar var. Bir kaç kişi dua ediyor.

Dışarı çıkıyoruz.

Galata Kulesinin dibindeyiz.

Çıkalım tepesine fotoğraflayalım diyorum ama ne mümkün kuyruğun ucu bir başta diğer ucu ise nerede gözükmüyor.

Kuleden çekeceğimiz panoramik İstanbul fotoğraflarından vazgeçip tekrar galata köprüsüne doğru iniyoruz.

Gel seni komando merdivenlerinden indireyim diyor farfara.

Eyvah diyorum şimdi dikenli tel örgülerle kaplı ve basamakların yüksekliği en az birer metre olan merdivenlerden atlayıp sürüneceğim zorlu bir parkura gidiyoruz.

Midye tavayla dolu göbeğime bakıp hem gitti karizma diye kara kara düşünüyor hem de kara kaderime isyanım var diye Halil Sezai şarkısı mırıldanıyorum.

Farfara İşte komando merdivenlerine geldik dedi.

Bu da nedir yahu bildiğimiz sıradan bir merdiven. Yine de acaba diyorum yanılıyor muyum şöyle bir göz ucuyla baştan aşağı süzüyorum yoo herhangi bir olağanüstülük yok.

Meğer benim Komando diye anladığım merdiven Kamondo Merdivenleriymiş.

“İstanbul'un Galata semtindeki Voyvoda Caddesi'yle ile Banker Sokağı'nı birleştiren art nouveau üslûplu merdivenlerdir.

1850'li yıllarda yapılan merdivenler bölgenin en önemli banker ailelerinden biri olan Kamondo Ailesinden Abraham Salomon Kamondo adına yaptırılmıştır. O zamanlar Banker Sokağı da Rue Camondo (Kamondo Sokağı) olarak bilinmekteydi.”

Aşağı indik

Galata Köprüsünden tekrar geçtik ve tekrar büyük bir kıskançlıkla köprüde balık yakalayanlara baktım. Her ne kadar Rastgele desem de hiç içimden gelerek söylemedim. Benim de burada balık tutmam lazım