10 Ağustos 2009 Pazartesi

ÇOK GÜZEL HAREKETLER VAR ŞENPAZAR'DA





















Kastamonu’dan yola çıktığımızda hava parçalı bulutluydu ve dün gece yağan yağmurun bıraktığı izler yolun üstünde kenarlarından bize eşlik etmekteydi.
Seydiler’i geçip Ağlı yol ayrımından sonra yol bildiğiniz gibi dümdüz ve oldukça güzel. Ağlı’ya gelinceye kadar hafif rampalar ve virajlar olsa da pek önemi yok. Asıl dönemeçler zaten Şenpazar-Azdavay ayrımından sonra başlamakta. Manzaranın güzelliğini araç kullanan dışında herkes doya doya seyredebilir. Vaktin nasıl geçtiğini, km’lerin nasıl bittiğini anlamaya fırsat bile kalmayacağından eminim.
Kalaycı köyüne gelmeden yol üstünde bir pankart görüyorum. Orak İnciri Şenliği ile ilgili bilgiler yazıyor. Duramadığımdan pek anlayamıyorum. Bir kaç km ileride yol üstünde çay içmek için cami yanında küçük şirin bir işletme var. Duruyoruz hoş sohbet insanlar. Yakınlarda kaybettikleri yakınları için lokma döktürmüşler sevabından faydalanma adına bize de ikram ediyorlar yiyoruz ve konuşuyoruz.
Yaşlı bir teyzem var yöresel kıyafetli fotoğraf çekeyim diyorum önce istemese de sonra razı oluyor. Çayımızı içiyor, kara orak incirinden tadıp yola devam ediyoruz.
Bu gün Şenpazar’ın Pazarı. Eskiden Şarabani denilen yerde çınarın altında kurulan Pazar şimdilerde meydanda. Aracımızı park edecek bir yer bulup etrafı turlamaya başlıyorum. İlk durağım tabi ki Çin Lokantası. Şenpazar’a gelip de Şenol Ustanın çorbasını köftesini yemeden dönmek olmaz. Meydandan dere üstündeki köprüye doğru ilerlerken dış cephesi çok güzel bir bina görüyorum.
Sık sık gelirim ama yeni görüyorum bu binayı. İçerde bir kalabalık var. Gazeteci refleksi ile hemen fotoğraf makinemi çekip kalabalığı yarıyor açılın açılın ben gazeteciyim diyorum. Otantik kıyafetler giydirilmiş mankenler, eski eşyalar, duvarda bir iki tanıtım fotoğrafı derken birden onunla göz göze geliyoruz.
Yıllardır hep duyduğum, hakkında sayısız efsane hikâye uydurulan, şey tam karşımda bana bakıyor. Neymiş o derseniz. İşte o.O bir Ayı. Ne kadar sevimli bir şey. Çok ilginç. Otantik eşyalar her yerde var ama böylesini ilk kez görüyorum. Kim düşünmüşse tebrik ederim.
—Hoş geldiniz diyen bir dost sesi duyuyorum. Şenpazar Belediye Başkanı Sn.Suat SAYGIN bizi karşılıyor. Şenpazar Belediyesi Kültür ve Konuk Evine hoş geldiniz diyor. Sıcak samimi ve içten bir tavırla anlatıyor bizlere ve o anda bizim gibi burayı gezen Şenpazarlılara. Dışarıdan gelenlere.
Bakın diyor bu tahta sini yekpare karaağaçtır. El oyması olup yüzlerce yıllıktır. Bir eşi daha yoktur. Bu otantik elbiseler dönemin özelliğini yansıtan kıyafetlerdir. Halen İlçemizde bu yüzlerce yıllık geleneksel kıyafetleri yaşatan köylerimiz bulunmaktadır. Bu ayı bir vatandaşımızın bu kültür merkezine bağışıdır. Etrafta çocuklar bu sevimli şeyle fotoğraf çektirmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Başkan bir yandan gezen halkın tebriklerini kabul ederken bir yandan da burayı kurmanızdaki amaç nedir diye sorduğum soruyu cevaplıyor.
“Buranın kuruluş amacı Şenpazar’ımızın geleneksel değerlerini gerek burada yaşayan gençlerimize, gerekse sadece yaz aylarında gelme fırsatı bulabilen hemşerilerimize gerek de turizm amaçlı gelen misafirlerimize tanıtmaktır”. Ayrıca bu Kültür merkezinin zenginleşmesi adına tüm Şenpazarlıların desteğini beklediklerini söyleyen Başkan, evinde, elinde Şenpazar’a özgü otantik eşyaları bulunan hemşerilerimizin bize yardımcı olmalarını istiyoruz diyerek temennilerini de dile getiriyor. Belediyenin yeni internet sitesini hizmete soktuklarını anlatan başkan http://www.senpazar.bel.tr/ hizmetlerinin yer aldığı bölümü herkese tavsiye ediyor. Son yağışlarda kısmen zarar gören alt yapının hasar tespiti için İller Bankası yetkilileriyle yanımızdan ayrılırken Şenpazar’da tesadüfen de olsa tanıştığım mütevazı samimi vizyonu olan Belediye Başkanımız Sn. Suat SAYGIN’a yaptığı hizmetler için bir Kastamonu Sevdalısı olarak teşekkür etmek istedim.
Ama o çoktan yola çıkmıştı bile..

28 Temmuz 2009 Salı

ERSİZLER DERESİ...




Kastamonu İnebolu yolunda eşsiz bir doğa anıtı.Köyün tüm erkeklerinin Savaşa gitmesi sonucu ersiz kalan bir köy..Emin abinin Ecevit çorbasını içebileceğiniz müthiş mekan.


yolu düşen olursa beklerim.

23 Temmuz 2009 Perşembe

BOZKURT MAMATLAR`DA MANTAR KEYFİ
















































































Kastamonu’dayım. Yağmur yağıyor. Mis gibi bir hava var. İçime derin derin çekiyorum. Dağlar dumana kesmiş. Saklanmışlar bulutların ardına. Bulutlar iseçoktan başlamışlar gökyüzünde ki danslarına. Arada bir el ele, kol kola birleşip yağmur döküyorlar şehrin üstüne.
Yolumuz Bozkurt Mamatlar. Yaralı gözün hemen ardı. Temmuz ayının sonunda şenlik yapılan yer.
Kastamonu’dan çıkıştan itibaren bizimle birlikte olan yağmur bazen hızını artırıp bazen azaltsa da hiç kesilmeden devam ediyor. Rahmete doymuş topraklar üzerinde giderken Devrekani ovasındaki yatmış ekinlerle dolu tarlalara, yarım kalan hasıl, harman çalışmalarına bakıyorum. Umarım hava bir an önce düzelir diyorum.
Yaralı göz’den sisler içinde yağışta geçiyoruz. Sağa Mamatlar’a dönerken geçen kış mevsiminde bu yollarda iki metrenin üstünde kar olduğunu hatırlıyorum. Ana yoldan döner dönmez yol kenarında bir ağaç görüyorum. Üstü kırmızı küçük meyvelerle kaplı. İnip birkaç tane yiyorum. Ekşimsi bir tadı var. Yabani Kiraza benziyor. Arkadaşlar isminin kuş kirazı olduğunu söylüyorlar.
Yoldan aşağı doğru inerken, köy karşıdan bulutların ardından, belli belirsiz kendini gösteriyor. İki taraflı ağaçlarla kaplı yol o köye doğru kıvrım kıvrım uzanıyor. O güzelim manzaralı yoldan şenlik alanına geliyoruz. Çeşmesi, tuvaletleri, mutfağı, masaları ile oldukça güzel ve temiz görünüyor.
Yağmur hiç kesilmiyor. Islanmamak için şenlik alanındaki çeşmenin kuruluğuna sığınıyoruz. Uzaklardan gelen çan sesleri, köpek havlamaları git gide yakınlaşıyor. Tepenin başında bir elinde şemsiye, bir elinde bir Pazar çantası ardında üç beş hayvan bir eşek iki köpekle bir amca görünüyor.
O da gelip sığınıyor, yanında eşeği ve köpekleriyle çeşmenin çatısı altına. Hayvanları yağan yağmura aldırmadan yemyeşil otları keyifle yiyorlar. Konuşuyoruz dereden tepeden. Çantasından birkaç mantar çıkarıp, oturduğumuz sıraya diziyor.-yenir mi bunlar diyorum gülüyor. Bunlara Ayı mantarı derler. Çok güzeldir ama bilmeyen toplamasın yemesin diyor.Adı İbrahim yaşı seksenmiş. Gurbete çıkmadım diyor. Ömrüm buralarda geçti. Dağını taşını yaprağını böceğini, kurdunu kuşunu bilirim onlarda beni bilir. Ben onlara ilişmem onlar bana diyor.
Yağmur hızlanıyor. Semaverde çay kaynıyor. Tepelerden buraya kadar gelen sese kulak veriyorum. Uzakta dağın zirvesinde bir şelale çağıldıyor. Köye çıkalım diyoruz. Muhtar şelalenin de bulunduğu kayalıkları gösterip, kayaların üstünde atların nal izleri durduğu için Atbaşı denir buraya diye anlatıyor.
Köyün içinden geçiyoruz. Aşağıda şenlik alanı gözüküyor. Sanki uçaktan alta bakıyoruz. Koyu yeşil bir denizde bir ıssız ada. Küçücük açık yeşil bir nokta. Arada bir beyaz noktalar var.
Eğer yolunuz düşerde uğrarsanız buralara; mutlaka köye çıkıp üstten şenlik alanını seyredin. Muhteşem bir görüntü.
Köyden gelenlerle konuşurken etrafta mantarın bol olduğunu duyuyorum. Islanan paçalarıma rağmen etrafta bir tur atıyorum. Her yer mantar dolu. Birçoğu zehirli cinsten. Arkadaşların gösterdiği kadarıyla Gübür kaldıran denilen koç mantarı arıyorum. Yıkılmış devrilmiş ağaçların, pürlerin arasındaki kabarıkları yoklayınca altlarında bembeyaz koç mantarları buluyorum.
İbrahim amcaya gösteriyorum. Yenir mi diye. Yenir diyor Bozkurttan gelip buralardan toplarlar pazarda bile satarlarmış diyor. Mantar isimlerinin hayranıyım işte birkaç örnek; dil buran mantarı, tavukayağı, ayı mantarı, kanlıca, göbelek, kuzugöbeği, elik mantarı, geyik mantarı, içi kızıl, mıhçık, tel tel, saçak gibi harika isimleri var.
Temmuz ayının son haftasında sanırım şenlikler yapılacak. Yolunuz düşerse gelin derim. İbrahim amcaya rastlarsanız selamımı söyleyin. Şenlik alanından fazla uzaklaşmadan Şöyle bir tur atın. Pürlerin altında gübürleri kabartan bir şey görürseniz bilin ki o Koç mantarıdır.Umarım bu güzellikleri görme fırsatını sizde bulursunuz.

19 Temmuz 2009 Pazar

DOĞANYURT YOLUNDA BİR ISSIZ ADAM.
















İnebolu-Doğanyurt yolundayız. Yol kıvrım kıvrım. Virajın biri bitmeden diğeri başlıyor. Yolun bir tarafı masmavi deniz, bir tarafı yemyeşil orman. Sürücü değilseniz müthiş bir görsel şölen var. Bu güzellikleri seyrederken bir virajın sonunda önümüze bir kulübe çıkıyor. Asırlık bir çam ağacı altında derme çatma bir kulübe.
Tahta kulübenin yola bakan kısmında bir yazı.”Çakır Hasanın yeri çay bulunur.”Duruyoruz.
Bizi çakır gözleri gülen adının Hasan olduğuna emin olduğumuz biri karşılıyor. Hoş geldiniz deyip soruyor.-Çay yapayım mı? Sağ ol diyoruz.
Ne ararsın ne yaparsın diye sorunca rahatsız oluyor. İşte öyle. Geldik buraya deyip kaçamak cevaplar veriyor.
Hikâyesini kendine saklıyor besbelli. Ağları sen mi yapıyorsun diyorum hayır diyor. Ağ örülü geliyor. Ben mantarlarını, kurşunlarını takıp satıyorum.
Kulübenin kapısı açık. İçeride tahta bir kerevet var. Üstünde eski bir yatak. Aydınlanmak için bir gemici feneri, yalnızlığın paylaşılması için pilli bir radyo var.
Konuşurken uzaklara denize dalıp giden çakır gözlerinde ıssız bir adam görüyorum. Üstelik rol kesmiyor. Hayatın içinden gerçek bir hikâye.
Daha fazla rahatsız etmeden hoşça kal diyoruz. Biz yolumuza gidelim.
Çakır gözlerine bakıyorum. Güle güle derken aklıma o şarkı geliyor.
—Yalnızım ben çok yalnız.

17 Temmuz 2009 Cuma

ILGAZ’IN İKİ YÜZÜNDE İKİ HAYAT..






















Ilgaz’ın iki yüzünde iki hayat tanıdım aynı gün içinde. Önce bir şantiye gördüm Ilgaz’ın bu yüzünde. Duvar yapan, harç karan, suların içindeki kanalda boru monte eden ustalar, çalışanlar tanıdım. Onlar çalışırken ben de etrafa bir göz attım. Ne var ne yok diye. İşte gördüklerim.
Kalıp tahtalarından yapılmış bir masa, üstünde birkaç zeytin çekirdeği ama cilalanmış gibi duruyor tertemiz. Masa üstünde çekirdeklerin yanında sabahtan kalan bir iki ekmek kırıntısı var. Kenarda ateşten simsiyah olmuş bir demlik, hemen yanında ise yıkanmamış bardaklar duruyor. Çimento torbalarının hemen yanında bir çift ayakkabı var. Ayakkabı dediysem sözün gelişi soğukkuyu tabir edilen bildiğimiz kara lastik. İçinde itinayla katlanmış bir çift çorap.
Üçtaştan yapılma bir ocak var kenarda. Üstünde de alüminyum bir güğüm. O da simsiyah. Ateşin üstüne konulan bu güğümle sırayla kıdeme kademeye göre yıkanılıyor. Rüzgârda epil epil yellenen çamaşırlar görüyorum. Yıkanmış kuruması için Ilgaz’ın her daim esen yeline emanet edilmiş bir pantolon bir gömlek.
Yatacak yer mi Üç beş yıldızlı otel olmasa da şükür ki üstü kapalı bir yerleri var. Henüz faaliyete geçmeyen tesisin binası içinde kırık dökük tahtalar üstüne serilen bir kat yatak. Şanslı ya da ustabaşı değilsen yerde yatarsın. Gardırop olarak pencere pervazı yetiyor, mutfak ise bir kuytu köşe. Zaten yiyecek fazla bir şey yok. Elektrik olmaması sorun değil de, telefonların şarjı dert oluyor. Yukarıya çıkanlara rica ediyorlar bekçi kulübesine gönderiyorlar şarj için.
Kenarda bir namaz tahtası görüyorum. Secdeye varılan yeri aşınmış. Oturma yeri iyice parlamış.
Yalnızlık zor olmalı. Hele gurbette, sevdiklerinden uzakta olunca daha bir zor olmalı. Dayanma gücü, maneviyat lazım, sabır lazım, tevekkül lazım.
Nasırlı elleri gülen yüzleriyle tanıdım bu gençleri. Selam verdim gözleriyle birlikte yürekleri de güldü.
Siyah beyazdı hayatları hiç renk yoktu. Ya da ben göremedim. Çok uzaklardan gelmişlerdi. Her birinin farklı bir hikâyesi olmalıydı. Belki başlık parası belki borç belki işsizlikti onları buralara sürükleyen.
Ilgaz’daydılar ama onların bilmedikleri bir Ilgaz daha vardı. Çıktım zirveye seyrettim kuş bakışı. O Ilgaz’ı
Otellerin önü doluydu. Sevindim turizm adına, Kastamonu adına.
Bir gurup aşağıdan yukarı teleferiklerle çıkarken bir başka gurup iniyordu. Selam verdim. Sadece telesiyejde görev yapanlar aldı. Kenara çekilip inenlere, çıkanlara yol verdim.
Zirve kafeterya kapalıydı ama önünde ki ağaç masa duruyordu. Oturup köy ekmeği, domates, biberden oluşan bir sofra kurduk. Yemek sırasında aklım Ilgaz’ın diğer yüzünde kalmıştı.
Masada yarısı yenmiş bir yeşil zeytin çekirdeği görünce onların cilalanmış zeytinlerini hatırladım. Güldüm.
Bazılarının elleri nasırlıydı yürekleri yumuşacık.
Bazılarının ise yürekleri nasırlıydı yumuşacık ellerine inat..

14 Temmuz 2009 Salı

Mahalle Baskısı


KARŞI MAHALLE.
Araştırmacı yarı-Entel yazarınız İnebolu Macerasından sonra yani sütten ağzı yandıktan sonra yoğurdu üflemeye karar verdi. Gündem oluşturmak için özgün ve yaratıcı fikirler düşünürken birden aklına çok parlak, şimdiye kadar hiç denenmemiş bir aksiyon geldi.
Kılık değiştirip mahalle baskısı var mı yok mu test etmek.
Yazarımız kendini her ne kadar beyaz Türk olarak tanımlasa da, kanının mavi olduğunu, asaletinin saraya dayandığını iddia etse de yakın arkadaşlarından aldığımız bilgiye göre I-Pod’unda başkalarının yanında opera dinlediği, yalnızken Ankaralı Namık, Hasan Yılmaz, Peçenekli Süleyman’ın türküleri eşliğinde göbek attığı bilgisine ulaştık.
Asil yazarımız..! Kendine çok yabancı bu kültürü tanıyabilmek ve mahallede gezebilmek için neler gerektiğini sordu, soruşturdu, araştırdı diyemeyeceğim eliyle koymuş gibi, kırk yıldır sanki o mahallede yaşıyormuşçasına şıp diye buldu. İşe araçtan başladı. Söylediğine göre bu bir sosyal statü sembolüymüş. En pahalı markalar bile onun yanında solda sıfır sayılırmış. Şimdilerde bulmak çok zor ama gidip sanayide arayayım bulmam epey zaman alabilir deyip güya gittiği sanayiden,(evi beş dakika uzaklıkta) beş dakika sonra altında gıcır gıcır kırmızı rengiyle alev alev yanan bir Hacı Muratla döndü. Ellememize içine oturmamıza bile müsaade etmedi sahibi kızıyor dedi. Bize bu âlemin otomobilinde olması gereken özelliklerini sıralamaya başladı. Ne derin bilgi, hayran olduk kendisine.
“Bu âlemin delikanlısının arabası 1976 Model kırmızı bir Hacı Murat olacak. Öyle abidik gübidik markalar bizi bozar. Yanlarında kocaman Sport team yazacak. En az sekiz adet sis farlarıyla donatılmış olacak. Alttan görülen diferansiyel kutusu üzerine fosforlu kâğıtlar yapıştırılmış olacak. Aynalarında en son katıldığım(Pardon ağzımdan kaçtı) düğün konvoyundan kalan renkli yazmalar olacak. Elbette O şimdi asker, vatan için gidiyorum senin için döneceğim, rahmetlide sollardı türünden özlü sözlerle dört bir yanı donatılmış olması da şarttır. Ayrıca en önemlisi çok güçlü ve birkaç şekilde ses çıkarabilen havalı kornası olacak. Egzostunun da çift boğazlı olup gaza basınca yedi mahalleden duyulabilecek sisteme sahip olmasında büyük fayda var. Tabi şoförün koltuğu altında her an kullanıma hazır meşe (tercihen kiren)odunu, son sistem mp3 çalar, aynaya takılı CD, cevşen, maşallah yazısı, pelüş koltuk kılıflarını söylemeye gerek bile yok sanırım. Dedi.
Arabayı hallolmuştu. Sıra geldi kendisindeydi. Marka giyinen! Tam bir entelektüel! tam bir gurme! Yazarımız bir dakika deyip yanımızdan ayrıldı döndüğünde üzerinde; En parlak kumaştan yapılma bir takım elbise, kolunda altın suyuna batmış koca bir künye boynunda iki kat zincir, pazı dolmasına benzeyen parmaklarında şövalye yüzükler vardı. Ceketin altına ise klasik beyaz geniş yakalı bir gömlek giymişti. Ayaktan yarım metre ilerde duran siyah ayakkabıyla giysi tamamlanmıştı.
En pahalı modelden olan ancak kontur olmadığı için kapalı duran sadece yüklediği müzikleri dinlemeye yarayan birden fazla cep telefonu da pantolonunun iki yanında silah gibi sarkıyordu. Yarım kilo jöleyle ancak yapışan saçlarını tarayıp, dışı ayna olan güneş gözlüklerini de takınca tepeden tırnağa değişim kusursuz olarak tamamlanmıştı. Bizimse O’na hayranlığımız bir kat daha artmıştı.
Ne diyelim bu adam bu işi biliyordu.
Mahalleye çıkma zamanı gelmişti. Aracıyla sokaklardan geçerken hayret hiçbir tacize uğramıyordu. Ahali gayet sakindi. Kimse bakmıyordu bile. Gaza basması, arabayı bağırttırması, tüm camları açıp tım tıs müziği sonu kadar açması bile ilgi çekmiyordu. Hatta yeşil ışıkta geçmeye çalışan bir yayayı ezme girişimi bile sonuçsuz kalmıştı.
Arabayla olmuyordu yaya devam etmeliyim diye düşündü. Çay boyunda bir tur atmaya karar verdi. Topuklarının üstüne bastığı Hacivat ayakkabısıyla yengeç gibi yan yan yürümeye başladı. Aynalı güneş gözlükleri pırıl pırıl parlayan künyesi, zinciri bile dikkat çekmiyor halk bu görüntüye hiç tepki vermiyordu. Arada bir Vayy abimiz gelmiş. Epeydir yoktun abim akşam açık maslağa gel biraz demlenip atış talimi yapalım diyenleri ise duymazlıktan geliyordu. Soranlara ise tanımıyorum elbette beni birilerine benzetmiş olacaklar diye homurdanıyordu. En yakın kuruyemişçiden aldığı bir kilo çekirdeği yemeye kabuklarını sokaklara tükürmeye başladığında hah bu tepki toplar dese de. Kimse tınmadı bile.
Yarı entel yazarımız otoparka para vermemek için yolun üstüne bıraktığı aracının olduğu gibi durduğunu görünce rahatladı.
Yaptığı bu büyük sosyolojik araştırmanın çok ses getireceğine inancı tamdı. Yerinde yaptığı araştırmaya göre mahalle baskısı filan yoktu. Üstelik çok rahat etmişti. Paçalı beyaz donla denize girmenin neresi kötüydü. Plajda karpuz kesmek, mangal yapmak suda uzuneşek oynamak bunlar sıradan şeyler değil miydi?
Üstelik bu şehri sen kirletmezsen ben kirletmezsem kim temizlik görevlisi istihdamına katkıda bulunacaktı. Değilmi ya.
Yazarımızın bundan sonraki durağı smokinle gittiği sanayideki esnaf lokantasında petrus şarabında terbiye edilmiş, füme somon siparişi vermek.
Ne dersiniz yiyebilmiş midir?
…………YAZARIN NOTU..Sıcaklar artıyor.Klima etkisi yaratan yazılara devam

12 Temmuz 2009 Pazar

ÖSS 2009 SÖZEL2 DALINDA TÜRKİYE 485.




Gümüşhane..20 Ağustos 1992 Sıcak bir gün..
Bir bebek doğdu..Minnacık yüzü görünmüyordu bile..Aslıhan koydum adını..Prensesti benim için.
Rüzgâr bizi o ilden bu ile attı. Kastamonu’ydu son durağımız. Abdurrahman Paşa Lisesi’nden mezun oldu.
Sınava girdi.
O şimdi öğretmen adayı. Ankara’da okuyacak.
Teşekkürler Kastamonu..
Balıkçı Şef..