12 Mart 2013 Salı

bu şiirim sana,

son şiirime verdiğin ilham için,kapıdan uğurlarken,
seni seviyorum dediğin için,
gece uyanıpta seni yanımda bulduğum için yanımda olduğun ve terketmeyen sevdan için
teşekkür etmeyeceğim.
iyi ki varsın diyeceğim
aşkımmmmm
...
BUNUN ADI AŞK
Aşk nedir bilen var mı?
Anladım ki aşk;
O’nu
Her gün,
Her saat,
Her an, gördüğün halde,
Hasretlik çekmekmiş
Sabah saçlarının karıştırılarak
Uyandırılması,
Bir sıcak sarılma,
Bir tatlı öpücükmüş.
Hepsi bu kadar
Hayat kısa, ömür kısa, aşk ise
Son nefese kadar
Sürüyormuş.

5 Mart 2013 Salı

Kardelenin öyküsü...

ADIM YALNIZLIK SOYADIM HÜZÜN
BEN BİR KARDELENİM
Ben,
Issız dağların yamacında,
Ayak basmamış, el değmemiş kuytularda doğmuşum,
Belki de ondandır tertemiz bembeyaz oluşum.
Adımı yalnızlık,
Soyadımı ise hüzün koymuşlar.
Ben bir kardelenim.
Tüm çiçeklerin toprağın koynunda saklandığı
Mevsimde açtığımdandır yalnızlığım.
Hüznüm belki de boynumun bükük oluşunda,
Ben karda açarım, kimseyi istemem yanımda.
Nedendir bilir misiniz?
Eski çok eski zamanlarda
Âşık olmuşum bir vefasız mor menekşeye.
Onun yedi veren renklerine kadifemsi çiçeklerine.
Ben,
Bembeyaz rengim, küçücük bedenimle,
Baharın rengârenk açan çiçekleri arasında
Kaybolup gidiyorken,
Kıskanırdım mor menekşemi.
Bahar renkli,yaz kokulu sımsıcak çiçeklerden.
Kalabalıklar içinde değil de,
Bir benim bir O’nun olduğu mevsimde
Açsak birlikte.
Bir sen bir ben olsak olmaz mı?
Sevdiceğim diye sordum mor menekşeme.
Olur dedi
Bir dahaki mevsimde söz verdik birbirimize
Hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği kış mevsiminde açacağız.
Bahar geçti yaz geldi.
Sonbaharda tüm çiçekler soldu.
Kar yağdı toprağın üstüne.
Mor menekşeme kavuşmak için,
Önce toprağı sonra karı deldim çıktım.
Her yerde kar vardı bir tek mor menekşem yoktu.
Bekledim
Bekledim.
Yalnızdım hem de çok yalnız.
Kış zorluydu soğuktu hava.
Önce boynum büküldü
O bembeyaz kar rengi çiçeğim soldu.
Sonra kayboldu gitti karların arasında,
Yeşil yapraklarım dalım budağım.
Aşkım için ölümü göze aldım,
Karlar içinde açtım,
Onun için adıma kardelen dediler.
Her kış uğruna karları deldiğim
Söz verdiği halde gelmeyen o vefasızıma da
Hercai menekşe dediler.
Adım yalnızlık
Soyadım hüzün,
Ben bir kardelenim
Her kış karları deler bakarım etrafa
O gelmiş mi?
Hercai menekşem
Gelmiş mi diye.
Ne zamana kadar mı?
Kıyamet diyorlar adına
İşte o güne kadar.
Her mevsim, her kış,
Ben karları delip bakacağım etrafa,
Bir gün
Bir gün mutlaka gelecek biliyorum,
Söz verdi mor menekşem bana.
Söz.
Cebrail Keleş


21 Şubat 2013 Perşembe

CEMRENİN PEŞİNDE



“Karadeniz Türküsünü dalgalara emanet edermiş, söylensin diye kıyılara çarptıkça”



Cemre düşmüş dediler.
Üstelik havaya düşmüş deyince düştüm yollara.
Havaya düşen şey kesinlikle yere inmiştir diye düşünüp, Ilgaz’ın doruğunda aradım Cemreyi.
Bulamadım.
Kar altındaydı zirve.
Eriyen kar sularının peşine düştüm belki Cemre karışmıştır diye.
Ne Küre dağlarında, ne yaralı gözde ne Ballıdağ’da bulabildim. Karlı dağların zirvesinden ovaların yeşilliğine indim.
Şenpazar sefer’de caneriklerinin bembeyaz çiçeklerine, cemre nerede diye sordum.
Bilemediler.
İnebolu Eyrik’de Zarbanada nergislere sordum yok dediler burada değil.
Cemrenin izini sürdüm,
Kastamonu dağlarında eriyen kar sularını takip ederek indim düze, önce deniz kokan bir rüzgâr yaladı yüzümü, sonrasında da dalgaların kıyıya vuran sesini duydum.
Karadeniz karşımdaydı.
Dediler ki,
“Karadeniz Türküsünü dalgalara emanet eder, söylensin diye kıyılara çarptıkça”
Dalgalar bana bir türkü söylediler,
Aradığın Cemre senin içindedir.
Bir bak gönlüne kışı bitmiş, bahar gelmiş mi diye.
Baktım.
Kış güneşi çıksa da zaman zaman ısınsa da azıcık yalancı baharda,
Anladım ki Cemrem henüz düşmemiş gönlüme.
...
Cebrail Keleş







18 Şubat 2013 Pazartesi

ARZUHALCİ

ARZUHALCİ


Yaşlıydı…
Başında mavi bir kasketi vardı.
Sırtında rengi atmış üç düğmeli bir ceketi,
Kim bilir belki de siyahtı ilk rengi.
Boynunda bir kravat bağlıydı .
Yaz kış hiç çıkarmadığı.
...
Önünde bir daktilo,kendinle yaşıt.
Küçücük masasının üstünde birkaç kağıt.
İşte hepsi bu kadardı.
Emekli Adliye Katibinin eşyası.
...
Sokağın köşesinde bir tentenin altında,
Yaz kış görürdüm otururken masasında.
Bazen birkaç köylü olurdu başında.
Uzun uzun dinleyip,düşündükten sonra,
Yazardı o emektar daktilosunda.
...
Bütün esnaf sayardı. Severdi. Emekli Katibi.
Belki de kaybolan bir geleneğin son temsilcisiydi.
Her sabah hiç şaşmaz ,hep aynı saatte gelirdi.
Eskiydi.Soluktu ama tertemizdi,ütülüydü elbisesi.
Tıraşlı yüzü pırıl pırıldı.Daima gülümserdi.
Adını bilen pek yoktu ama tanırdı şehrin hepsi.
Akşam olunca itinayla toplardı masasını.
Daktilosunu uzun uzun okşar sevgiyle kapatırdı.
Yavaş adımlarla giderken evine herkesi selamlardı.
...
Bir sabah gelmedi boş kaldı masası.
Hastaymış dediler,büyükmüş derdi.
Çok değil aradan birkaç gün geçti.
Masada bir daktilo üzerinde bir kağıt..
“Satılık antika daktilo”
...
Biliyorum şehir aynı şehir ama…
Eksik bir şeyler var.
Bu şehrin sokaklarında…




       



Cebrail KELEŞ



17 Şubat 2013 Pazar

BEYLER BARAJINDA BİR BALIK MACERASI

Balıkçılar…
“Kastamonu da tanıdım onu dünya tatlısı bir insandı.Adı Balaban uzun boylu ,iriyarı güleç yüzlü kırmızı yanaklarıyla yaramaz bir çocuk kadar sevimliydi.Biraz balık etliydi. ( Bu balığın boyutları yunus ile balina arasındaydı )hemen hemen tüm dostlarım gibi o da uzman.! Bir balıkçıydı. Bir gün yanıma geldi ..

-Şefim bir yer biliyorum acayip at at çek Boşa olta sallamak yok en küçük balık papuç gibi diyerek 45 numara ayakkabılarını gösterdi.

-Balaban bak şimdi orda balık tutmak yasak,Köylüler şikayet ediyor,jandarma hemen gelip oltaları topluyor dedim. Oralı bile olmadı

. -Şefim buralarda yenisin sen henüz tanımamışsın beni anlaşılan o civardaki tüm köylüler beni gördükleri yerde önlerini ilikler “abi bir isteğin var mı ?Balık tutmaktan yorulduysan emret dalıp çıkaralım kaç kiloluk olsun sipariş ver” yeter derler.Jandarma desen daha dün akşam birlikteydik.komutanlarıyla dedi ama..

Yinede içimde bir his bu işin sonunu pek iyi görmüyordu.Balaban beni ikna etmeyi başardı.İkimiz bir hafta sonu onun minibüsüyle yola çıktık.Oldukça yakın sayılırdı.gidiş geliş toplam yüzelli kilometreyi buluyordu.!......... Giderken biraz yiyecek karpuz ekmek vs. bir şeyler aldık Beyler Barajı yol ayrımından içeri girdik.sabahın erken bir vaktiydi.

Minibüsü park ettik kıyıya.. Balabanın Minibüsü deyip geçmemek lazım Adam araba değil ev döşemiş sanki ,Sadece ön koltukları orijinaldi,Arka kısımdaki koltuk-çekyat karışımı şeyleri Kelebek Mobilyadan on taksitle aldığını , tabandaki halının hakiki el dokuma İran halısı olduğunu iddia ediyordu. Baraj kıyısında bizden başka kimse yoktu

.Balabana “Bak bizden başka kimse yok sence bu biraz garip değil mi ? “ dedim.Onun umurunda bile değildi bir yandan üçlü koltuğu arabanın arkasından çıkarmaya çalışırken bir yandan da“daha iyi Şefim oltaları istediğimiz yerden atabiliriz ”dedi.

Malzemeleri çıkardık Balabanın her şeyi,şamandırası bile özeldi. Dikkatle,özenle ucundan tuttuğu şamandırayı elinde evirip çevirerek inceliyor, tozlanmış yerlerini kazağına silerek parlatıyordu. Baktığımı görünce açıklama ihtiyacı hissetmiş olmalı ki elindeki şamandıranın özelliklerini anlatmaya başladı.Mübarek altı üstü on santim bile gelmeyen plastik bir cisim değil de sanki son teknoloji ürünü bir iş makinesinin yeni geliştirilen hidrostatik kavramalı şanzımanı

-Şefim bu var ya bu at bunu suya ne dalga yapar ne ses çıkarır.Balığın ağzına atsan balık sudan çıkıncaya kadar fark etmez .Öylesine hassas bir alet.Ağırlık merkezi. mükemmel Bununla yüz metreye kadar nokta atış yapabilirsin,geçen akvaryumda denedim lepistes balığının yavrusu misinanın yanından geçerken bile şamandıra titremeye başladı.

Ben iyice merak ettim bu acayip aleti.ver bir bakayım dedim demez olaydım.arabasını gözü kapalı emanet eden adam birden bire sarardı bozardı lafı değiştirmeye çalıştı ben iyice üsteledim ver çabuk şunu deyince mecburen uzattı ama eller başladı titremeye.

-Aman şefim gözünü severim dikkatli tut düşmesin,fazla sıkma ,yeter çok baktın ver artık .Demeye başladı.

”Bende alayım bundan nerden aldın bunu” dedim Kasılarak

“-Valla şefim fabrika bundan sadece bir adet o da yanlışlıkla üretmiş ben bunu balık malzemeleri satan bir dükkanın vitrininde gördüm sahibine çok yalvardım yakardım zoraki alabildim”dedi.

Bu arada biz oltaları suya atmıştık Balabanın gözü şamandırasındaydı azıcık bir çalıya yaklaşır gibi olsa hemen çekip daha uygun bir yere atıyordu.

İşte tam o sırada.......

Karşıdan biri göründü

Balabanla biz birbirimize baktık.adam yaklaşmaya başladı gözlerinde hiçte dostça bir ifade görünmüyordu.Bir elinde plastik kova,diğer elinde kırık bir olta tutuyordu.boy bos itibariyle Bizim Balabanın yarı ölçülerindeydi.Ama bir horoz gibi kabarıyordu.Üst baş perişan,yaka bağır açık,hırpani bir köylü gibi görünmesine rağmen,havasına bakarsan zannedersin geride bir mezarlık dolu leşi olan mafya babası...

-Hişşşt Hop Biladerler kime diyom alooo siz kimsiniz ne yapıyorsunuz orada .Bilmiyor musunuz burada balık tutmak yasak hemen toplayın oltalarınızı bana bakın biraz önce sizin gibi birkaç kişi gelmişti şimdi onların yarısı sağlık ocağında pansuman yaptırıyorlar,diğer yarısı jandarmada ifade veriyorlar.deyince ürkmedim değil harbi harbi tırstım.

Bu arada Balabanın bir gözü şamandırada bir gözü bendeydi.”ne yapacağız şimdi” der gibi yüzüne baktım.Onun umursamazlığı hala devam ediyordu.merak etme hallederiz gibisinden bir hareket yaptı.

Bu arada bir maraza çıkarsa ne yapabiliriz diye etrafa şöyle bir baktım.yerde kumdan çimenden başka bir şey yok- ulan bir tane taş olmaz mı ? valla yoktu

.Ebatlarına bakarak hani gözüm kesmiyor değildi şu köylü horozunu ama bu kara kuru adam bir şeye güvenmese böyle yüksekten atmazdı. Ayrıca Balaban her ne kadar şiddet karşıtı bir kişiliğe sahip olsa da zora gelince o vücutla bayağı işe yaraması lazım diye düşünüyordum. Adam, Balabanın hem yaşça hem boyca hem de gövde bakımından yarısı kadardı.Buna rağmen bizimki yüzüne en sevimli ifadesini takınarak;

-Buyur ağabeysinin bir şey mi söyledin rüzgarın sesinden anlamadım dedi oysa yaprak kıpırdamıyordu

.Adam yine en sert yüz ifadesiyle.

-Bakın biladerler bana bir kez daha aynı lafları ettirmeyin hemen toplanın gidin dedi.Ben ise cebimden çıkardığım kağıdı adama doğru sallayarak.

-Bakın kardeşim burda ne yazıyor oku okumayacak mısın .Neyse ben okuyayım sen dinle Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe girmiş bulunan .. ../.../..... tarih ve ...... sayılı yasaya göre Türkiye iç sularında balık avlama esasları düzenlenmiştir.Bu sirkülere göre de biz burada Balık avlama hakkına sahibiz dedim bu bilimsel sözlerimin onda büyük bir etki göstereceğini ummuştum.

Nitekim istediğim oldu ancak tam olarak bu etkiyi kastetmemiştim.. Adam büyük ihtimalle ona küfür ettiğimi zannetti ve çıldırdı. Tam birbirimize girecektik ki Balaban yüzünde hiç eksik etmediği gülümsemesiyle aramıza girdi.

-Ağabeysinin sen şefimi yanlış anladın.tabi ki hemen gideriz.zaten biz öylesine piknik için gelmiştik.sen hayatında hiç çekyatla balığa geleni duydun yada gördün mü derken bir yandan da gözü oltasındaydı.tekrar devam etti.

-Ağabeysinin sen Köy Hizmetlerini yada YSE yi duydun mu hiç ?bu gördüğün kişi oranın şefidir dedi Adam yine oralı bile olmadı.

-Ne olursanız olun biraz öncekilerden biride bilmem nerde müdür olduğunu söylüyordu,şimdi gidin sorun bakalım aynı şeyi diyebilecek mi diyemez çünkü adamın çene dağınık olunca konuşması da pek anlaşılır olmuyor deyince ben ister istemez kendimi iki adım geriye çektim.

Bir yandan -Ağabeysinin tamam anladık gideceğiz derken bir yandan da Ne nankör bir mesleğim var sen bu baraj inşa edilirken altı ay dozerin üstünden inmeden çalış köylüye hizmet et onlar sana bir piknik bile yaptırmasınlar diye söyleniyordu.

Bu arada adam biraz yumuşar gibi olmuştu.onun elindeki kırık dökük oltalara bakarak sanki daha önce hiç olta görmemiş gibi

–ağabeysi bunlar ne böyle kancamı , ne güzel olta ,ben zaten seni ilk görüşte anlamıştım büyük bir balıkçı olduğunu,bu hamuru nasıl yaptın ,içine ne kattında böyle acayip görünüyor gibi sorularla adamı en zayıf yerinden vurmaya çalıştı ama adam Nuh diyor peygamberi söylemiyordu.

Son bir hamle yapmaya karar verdi.o meşhur minibüsünün mutfak olarak kullandığı bölmesinden en az kendi kadar iri bir karpuz çıkardı...

-Bak ağabeysinin beni öldüreceksin ama bunu yiyeceksin.yemezsen kavga çıkarırım.ölümü öp ye derken ben içimden “biraz daha ısrar edersen herif ikimizin de ölüsünü öpecek merak etme” diyordum.Koca bir bıçakla büyücek bir dilim kesti bizim köylü horozunu kafakola aldı.Ağzına dilimi bir bütün halinde sokmaya çalışırken hala;

-Ye bak yemezsen kavga çıkarırım deyip duruyordu. Yanına yaklaşıp kulağına fısıldadım. ”Ulan Balaban herif zaten kavga peşinde sende adama çanak tutuyorsun şimdi hem karpuzu hem bizim karizmayı yiyecek”

-Şefim ben bu tipleri tanırım sen merak etme ben bir ara Beyoğlu’nda bodyguardlık yaptım dedi.ve adamın ağzına zorlada olsa bir dilim karpuzu tıkmayı başardı

.Bu karpuz dilimi okunmuş üflenmiş olmalıydı.daha midesine inmeden etkisini göstermeye başladı. Adamla Balabanın üçlü koltuğunda sohbet eder bulduk kendimizi

O beşinci vitese atmış öylesine gidiyordu ki tutabilene aşk olsun.Biz ağzımız bir karış açık dinliyorduk onu Anlattığına göre; Bu barajın yerini devlete o bağışlamış İstanbul da pavyonlarda Hanlar, Hamamlar, Apartmanlar yemiş, beş kilodan az olursa tuttuğu balık yem niyetine tekrar oltaya takıyormuş.! Yaptığı hamurun sırrını Amerikalılar istemişte Barajları kuruturlar diye vermemiş!........Bizde yedik tabi.....!

- Yapma Ağabeysinin,Allah,Allah , ya ,öylemi, dedikçe adam coşuyor coştukça da ne debriyaj bırakıyordu ,ne fren , nede balata. Tam bu esnada benim oltanın şamandırası suya gömülmez mi hemen fırladık koltuktan!.

Oltayı dikkatle çektim yarım kiloluk bir aynalı sazan çıkmıştı.Bunu alsam herif tepemde bakıyor deminki laflarına bakarsan bunu ancak akvaryuma süs balığı olarak almak gerekirdi.Kancadan çıkarttığım balığı ;

-Bu da pek küçükmüş deyip suya fırlattım,fırlatmamla beraber bizim köylü horozu da peşinden atlayacaktı ki Bereket Balaban tetikteymiş,kolundan yakaladı.- Bekle ağabeysinin acele etme bir daha yakalarız.”derken bana bakıp göz kırptı.

Biraz önce Adamın çamaşır ipi kalınlığındaki misinasını büyük bir yenilik diye öve öve bitiremeyen Balaban şimdi aynı misina için “Koçum buralarda balina pek bulunmaz zaten bulunsaydı bile önce ben yakalardım ”demekteydi. Orta boy bir teknenin çapası büyüklüğünde ki kancaları için az önce

–Vay be böyle kancalar bende olmadığı için yakalayamıyormuşum ağabey Allah aşkına bize de öğret bu işin sırrını diyen kendisi değilmiş gibi –Senin yerinde olsam bu kancalardan birini hurdacıya verir aldığım kırık leblebileri bütün köye sevabına dağıtır kalanla leblebi sektörüne girerdim demekteydi.

Adamın bütün karizma gitmişti şimdi o meşhur hamurunun köyde ekmek yapan birinin koktuğu için çöpe attığı topraklı hamur olduğu,şimdiye kadar hiç balık tutamadığını ,bizden önce marizleyip kovduğu etkili ve yetkili kişilerin balık tutamadıkları için karşıya geçtiklerini Balabana itiraf etmekteydi.

Balaban bu fırsatı kaçıramazdı yedirdiği o karpuz dilimlerini kabuğu ile birlikte çıkarmaya kararlı görünüyordu. Meşhur şamandırasını adamın tavsiye ettiği yere atınca olta dipte görünmeyen çalılara takılmıştı.Ağzına ne geldiyse gidiyordu..Demin tırsak bir şekilde ağabey ağabey dediği bizim baraj mafyasına demediğini bırakmıyordu.

-Ulan sen benim başıma bela diye mi geldin şimdi seni o misina diye kullandığın çamaşır ipine bağlar ağırlık demiri diye de o koca kancayı boynuna asarım.acıktıkça da şu kokmuş hamuru ağzına tıkarım çekil gözüm görmesin. Tosbağa kılıklı güdük sazan seni

-Ağabeysi ben ne bileyim takılacağını istersen benim şamandıralardan kullan hakiki el yapımı,içtiğim şarapların tıpalarından yaptım.Deyince Balaban öfkeden kırmızılaştı.Söve söve pantolonu çıkarttı.adam hala konuşuyordu.

-Ağabeysinin bak şuradan gir suya buraları avucumun içi gibi bilirim daha önce burda bizim değirmen vardı ah ah nerde o günler bana güven azıcık sola biraz sağa hah tamam aynen oradan devam et orası dizini geçmez pantolonunu bile çıkartmana gerek yok demeye kalmadı bizim Balaban göbeğine kadar suya gömüldü.Yinede büyük bir çabayla şamandırasını kurtarmayı başarmıştı.

Dışarıda üstünü yaktığımız ateşte kuruttuk.Bizim oltalara hayran hayran bakan adam Balabanın peşini bırakmıyordu.Yine de dayanamayıp onun çamaşır ipinin ucuna bir metre ince misina ve küçük bir kanca bağladı.Eski şamandırasını da bağlayınca olta bir şeye benzemişti.daha ilk atışında minnacık bir balık tuttu.adama at onu çok küçük deyince nerdeyse ağlayacaktı.

Bizim makarnalardan biraz verip onu biraz öteye yolladık ama adamın gözü bizim oltalardaydı.küçük bir balık tutulunca koşa koşa gelip atmayın bana verin diye yalvarıyordu. Balabanın çilesi daha bitmemişti.o gün üç defa suya girmek zorunda kaldı.en sonunda O meşhur şamandırası artık alamayacağı bir şekilde dibe takılmıştı..dalmak istedi zorla engel oldum .ağlamaklı gözlerle şamandıranın dipte kaybolduğu noktaya bakıyordu.tüm morali sıfırlanmıştı.

Adam korkudan artık yanına bile yanaşamıyordu. Balaban akşama kadar bekledi şamandırası çıkmadı.Dönmek için toplanırken bizim çömez mafyayı yanına çağırdı

-Bak senin adını biliyorum,köyünü de biliyorum sık sık buraya geleceğim benim minibüsü görür görmez yanıma gelip rapor vereceksin o şamandıra elbette ortaya çıkacak her ne kadar onu çalıya takan on kiloluk aynalı olsa da elbette bir gün çıkacak gerekirse yıllarca beklerim.bu telefon numaramı al şamandıranın rengini bile görsen buraya kimseyi yanaştırma hemen beni arayın yalnız kimse dokunmasın sonu kötü olur dedi.

-Ağabeysi ne demek itin olurum senin.Sen iste köye gitmeyip burada yatayım yıllarca yüzme bilmesem de ayağıma bağla benim misinayı at suya dalıyım cesedimle birlikte şamandırayı da çekersiniz deyince Balaban babacan bir şekilde

“Estağfurullah istemez gerçi o şamandıra senden değerliydi ama yinede biraz bekleyeyim.çıkmazsa bu teklifini düşünürüz diyerek uzaklaşırken adam hala

“Bunu saymam bir daha gelmeden önce haber verin burayı sizin için ayırayım.yoğurt süt hazırlatayım diye bağırıyordu. Bu Balaban ve diğer dostlarla yaşadığım ne ilk ne de son maceraydı.


Cebrail KELEŞ

Kastamonu

27 Şubat 2011 Pazar

BİR ANKARA KOMEDİSİ.BALIKÇI Ş.

BİR ANKARA KOMEDİSİ

BALIKÇI Ş.

X kuruluşundayız. Yer; X kuruluşunun merkez binasında bir oda. Operasyon için son lojistik hazırlıklar gözden geçiriliyor. Masanın üstündeki kırmızı kaplı dosyanın kapağını açan amir kısık sesle fısıldıyor,

Görevin “tabi kabul edersen” burada yazıyor. Etmesen de bizim için çok fazla bir önemin yok senin yerine bir başkasını yollarız.

Yer Ankara-Ostim

Görevin eski bir kamyon damperinin Kastamonu’ya treyler ile nakli.

Bu çok önemli görev için ekibini seç hazırlıklarını yap yarın yola çık.

Bu evrak birkaç saniyede kendini imha edecektir desek resmi evrakta tahrifattan soruşturma yeriz en iyisi sen kendi kendine bunu görmemiş ol.

Tamam, amirim görev anlaşılmıştır. Diyen Balıkçı Ş.ekibini toplamak için odasına geçer.

Tır şoförü tabi ki Salim olacak, kendisi karizmatik bilgili sağlam bir arkadaştır. Bir de kanun gereği öncü araç lazımdır. O da çok sağlam diğer bir arkadaşı olan Ahmet olacaktır elbette.

Ertesi gün yola çıkılacaktır. Her türlü ayrıntıların hesaplandığı çok sağlam bir plan yapmak lazımdır bu da bu ekibin beyni olan Balıkçı Ş.ye düşmektedir.

Ekibi toplayan Balıkçı Ş. çok ayrıntılı ve en ince detayının oya gibi işlendiği planı büyük bir gururla açıklar.

—Yarın sabah erkenden yola çıkar akşam da döneriz.

Ekip uzun tartışmalardan sonra bu karmaşık planın imkânsız derecesinde zorluğa sahip olduğu konusunda hem fikir olmuştur.

Ama görevdir yapılacaktır.

Saatlerini ayarlarlar. Her saniyenin öneminin olduğu bilincindedirler.

Ertesi gün Balıkçı Ş.sabah erken kalkmak için kurduğu saatin pilinin bittiğinin farkına geç de olsa varmıştır. Saatine bakar oooo çoktan randevuya gecikmişdir bile arkadaşlarını bekletmenin mahçubiyetiyle cep telefonuna uzanır epey bir çalan telefonu açan Salim bu gün Ankara’mı tır mı sabah bu saatte mi? Der

Ekip Ahmet’i de uyandırıp Ankara’ya yola çıkar.

İnce ayrıntılarla süslü plan tıkır tıkır işlemektedir. Sabah yola çıkılmıştır. Tekeliden simit alınmış Ilgaz tırmanılmaya başlamıştır.

Çankırı Hacı Ali Tesislerinde bol sarımsaklı işkembe içilmiş, Sağlam arkadaşlarımızdan Salim’in en son ameliyatının hikâyesi dinlenilmiş sekiz çeşit hapı yutması beklenmiş Ankara yolu tutulmuştur. İndağı, Baykuş boğazı, tekeli beli geçilip Havaalanı ayrımından Ankara yoluna dönülünceye kadar bir sorun yaşanmamıştır. Kopan egzozun telle bağlanmasını, araçtan gelen gacırtı gucurtuları saymazsak tabi.

Gideceğimiz yeri google earth üzerinden beynime kazıdım diyen ekibin beyni Balıkçı Ş.nin yol tarifleri üzerine otoyoldan çıkıp girilen güzergâhın çıkmaz bir köy yoluna ulaştığını görünce B-Planına (Sora sora Bağdat bulunur.) dönülmüştür.

Araya sora bulunan Ostim’deki iş yerinde kopan egzoza gaz altı kaynağı atılır, Damper vince kaldırılır treylere yanaş denir.

Salim dokuz manevrada yanaştığı vincin altına girdiği yerde vinç operatörüyle girdiği ağız dalaşını kazanmıştır. Vinç operatörü yükü büyük bir nezaketle treylerin üstüne atar.

Bu sırada Ahmet hazır gelmişken bir doktora görüneyim der.

Hastane kapısında doktorların isimlerini inceleyen Salim listeye bakıp, hımm şu böbrek, şu pankreas ameliyatımı yapmıştı. Ama şu,şu yahu şunu tanımıyorum yeni başlamış galiba diye doktorlar dizisine bir yıl yetecek kadar senaryoyu bir çırpıda yazar.

Ekip yükü almış, yemeği yemiş, hastanede kontrollerini yaptırmış yola çıkmıştır. Akşam trafiğinde Ostim içinden ana yola çıkma gayretleri sürerken yolun bir başka tır tarafından kapandığı gören Salim levyeyi kapıp aşağı indiğinde dorsenin plakasının son numarasının 37 olduğunu görünce adamı affeder yetmez sarılıp öpüşür,

—Toprağım zamanın önemi yok istersen sabaha kadar bekleriz der.

Hava kararınca anlaşılır ki treylerin arka stop ışıkları yanmamaktadır.

Benim adım Salim ben bu aracın elektrik tesisatını komple söker yeniden bağlarım merak etmeyin diye aracın kablolarına bakar bir şey göremeyince torpidodan el fenerini çıkarır.

El fenerine bakan Balıkçı Ş.bende de bu şarjlı el fenerinden var. İnebolu pazarından 5TL ye aldım der Salim ise ağzında tuttuğu el fenerini bağırsak gibi dışarı çıkardığı kablolara tutarak,2TL’ye almayanı dövüyorlar Kastamonu’da deyince olan olur.

Balıkçı Ş.ağzına geleni söyler.

Arka stoplar yanıyor mu diye sorduğu soruya cevap vermek için 18 tekerli 12 metrelik aracın arkasına dolanan Ahmet bağırır ortadaki şef Salime iletir

—Hayır.

—Hay bin kunduz deyip kablolara attığı tekmeden sonra arkadan ses gelir

—Tamam, oldu yanıyor ellemeyin.

Gece Kastamonu- Ankara yolu.

Salimin yaptığı tamir ilk virajda ilk sinyal verdiğinde tekrar bozulmuştur.

Karanlık simsiyah bir heyula gecenin içinde yağmur altında yolda gitmektedir.

Çankırı içine gelindiğinde aracın tepesinden çıkan dumanlar yolu ve trafiği engelleyecek kadar yoğunlaşınca durmak zorunda kalırlar. Çankırı İl Özel İdaresi kapısının önüne park eder etmez bekçiler eyvah araç yanıyor diye koşup gelirler. Salim pek oralı olmaz, No panik her şey kontrolüm altında diye etrafına toplanan kalabalığı sakinleştirir.

Aracının motorunun bulunduğu şoför mahallini yani kupayı kaldırır bakar. Durum vahimdir. Dumandan göz gözü görmez haldeki motoru inceler. Kafayı umutsuzca sağa sola sallar. İşimiz çok zor büyük bir operasyon yapmak lazım der.

Aracın bagajından koca bir takım sandığı ve şoför mahallinden tulumları, eski iş elbiselerini çıkarır. Dikkatlice giyer.

Tepesinden dumanlar çıkan aracı görüp gelenler arasında olan Özel İdare bekçisi sorar bir ihtiyaç var mı?

—Işığa ihtiyacım var bu 2TL’lik fenerin şarjı bitti de.

Işık gelmesini beklerken Salim etrafına toplanan kalabalığa bakıp ellerini çıtırdatır. Etrafı tepeden bir bakışla en cool haliyle süzer.

Bu kadar hazırlık ve Salim’in tavırlarına bakan herkesin beklentisi şudur. Üstünde iş tulumları yerde takım sandığı ve bir sürü alet edevat olan Salim şimdi bu aracın motorunu komple indirecek, pistonları çıkarıp kurum tutan yuvalarını temizleyecek, krankı rektifiye edecek, muyluların ateşleme derecelerini ölçecek ve motoru yeniden toplayacak.

Salim ahaliye şöyle bir bakar, karizmatik bir hareketle aracın motoruna tırmanır.

—Benim adım Salim ben bu motoru tamir ederim diye bir nara atar.

Çevik bir hareketle cebindeki Tosya işi bağ budama çakısını çıkarır, radyatörün dönüş hortumunun motordan çıkış kısmından damlayarak duman yapan delik ucundan bir cm’lik kısmı keser ve hortumu ileri iter. Hepsi bu iş bitmiştir. Şaşkın bakışlar altında yine karizmatik bir şekilde motorun üstünden aşağı atlar. Tulumunu iş elbisesini yine büyük bir özenle çıkarır.2TL’lik el fenerini cebine koyar ve

—Durmak yok yola devam ediyoruz diyerek aracı çalıştırır.

Büyük tamir bitince tekrar yola çıkılır. Ilgaz zirvesi karlı buzlu olmasına rağmen son sürat aşağı indiklerinde saat çoktan gece yarısını geçmiştir. Stop lambaları yanmayan, radyatörü su kaçıran üstelikte yükü Ankara’dan çıktıklarından bu yana kayarak ha düştü ha düşecek diye beklenen treyler en nihayetinde Kastamonu’ya yanaşmıştır. Ama kader ağlarını Salim de treyleri sürmeye devam ediyordur.

Beş değirmenlerde damperin kapağı yerinden çıktığında yine Salim, panik yok hallederiz ben bu konularda çok tedbirliyimdir diyerek koca bir halat çıkarıp kapağı deli bağlar gibi bağlar.

Halatla urganla uğraşırken bu arada yakıtımız da bitti ama merak etmeyin iki bidon yedek almıştım ben dediğim gibi çok tedbirliyimdir bu zamana kadar hiç yolda kalmadım,

—Benim adım Salim diye nara atmayı ihmal etmez.

Balıkçı Ş.hadi len sabah olmadan eve varalım saat gecenin ikisi oldu biz hala yoldayız diyerek takdirlerini ve sevgilerini sunar.

Gecenin karanlığı yerini sabahın ilk ışıklarına bırakırken Kimseler görmeden,

Kastamonu sokaklarından ışığı yanmayan yükü yan yatmış, kapağı urganla bağlı bir araç, bir treyler geçer.

Sabaha karşı amirini arayan Balıkçı Ş.

Görev tamamlanmıştır diyecektir ama telefonu açan olmaz.

7 Şubat 2011 Pazartesi

BEN BİR KURU AĞACIM, BİR DAĞ BAŞINDA

Kastamonu’da, Seydiler’de
Yolun kıyısında, kimsenin fark etmediği bir tümsek üstünde,
Bir ağaç var.
Dalı budağı kurumuş,
Ne gölgesi var sığınacak sıcak günlerde, ne yaprağı var baharda yemyeşil açacak.
Tıpkı benim gibi, yalnız ve tek başına.
Kuru dallarına arada bir konan kuşlar da olmasa,
Parçalayın gitsin diyeceğim.
Yakın gitsin.
Belki de boşa gitmez son sıcaklığı
Ben bir yalnız ağaç gördüm yol kenarında bir tümsek üstünde.
Ben mi o ağaçtım, ağaç mı bendi bilemedim.