27 Şubat 2011 Pazar

BİR ANKARA KOMEDİSİ.BALIKÇI Ş.

BİR ANKARA KOMEDİSİ

BALIKÇI Ş.

X kuruluşundayız. Yer; X kuruluşunun merkez binasında bir oda. Operasyon için son lojistik hazırlıklar gözden geçiriliyor. Masanın üstündeki kırmızı kaplı dosyanın kapağını açan amir kısık sesle fısıldıyor,

Görevin “tabi kabul edersen” burada yazıyor. Etmesen de bizim için çok fazla bir önemin yok senin yerine bir başkasını yollarız.

Yer Ankara-Ostim

Görevin eski bir kamyon damperinin Kastamonu’ya treyler ile nakli.

Bu çok önemli görev için ekibini seç hazırlıklarını yap yarın yola çık.

Bu evrak birkaç saniyede kendini imha edecektir desek resmi evrakta tahrifattan soruşturma yeriz en iyisi sen kendi kendine bunu görmemiş ol.

Tamam, amirim görev anlaşılmıştır. Diyen Balıkçı Ş.ekibini toplamak için odasına geçer.

Tır şoförü tabi ki Salim olacak, kendisi karizmatik bilgili sağlam bir arkadaştır. Bir de kanun gereği öncü araç lazımdır. O da çok sağlam diğer bir arkadaşı olan Ahmet olacaktır elbette.

Ertesi gün yola çıkılacaktır. Her türlü ayrıntıların hesaplandığı çok sağlam bir plan yapmak lazımdır bu da bu ekibin beyni olan Balıkçı Ş.ye düşmektedir.

Ekibi toplayan Balıkçı Ş. çok ayrıntılı ve en ince detayının oya gibi işlendiği planı büyük bir gururla açıklar.

—Yarın sabah erkenden yola çıkar akşam da döneriz.

Ekip uzun tartışmalardan sonra bu karmaşık planın imkânsız derecesinde zorluğa sahip olduğu konusunda hem fikir olmuştur.

Ama görevdir yapılacaktır.

Saatlerini ayarlarlar. Her saniyenin öneminin olduğu bilincindedirler.

Ertesi gün Balıkçı Ş.sabah erken kalkmak için kurduğu saatin pilinin bittiğinin farkına geç de olsa varmıştır. Saatine bakar oooo çoktan randevuya gecikmişdir bile arkadaşlarını bekletmenin mahçubiyetiyle cep telefonuna uzanır epey bir çalan telefonu açan Salim bu gün Ankara’mı tır mı sabah bu saatte mi? Der

Ekip Ahmet’i de uyandırıp Ankara’ya yola çıkar.

İnce ayrıntılarla süslü plan tıkır tıkır işlemektedir. Sabah yola çıkılmıştır. Tekeliden simit alınmış Ilgaz tırmanılmaya başlamıştır.

Çankırı Hacı Ali Tesislerinde bol sarımsaklı işkembe içilmiş, Sağlam arkadaşlarımızdan Salim’in en son ameliyatının hikâyesi dinlenilmiş sekiz çeşit hapı yutması beklenmiş Ankara yolu tutulmuştur. İndağı, Baykuş boğazı, tekeli beli geçilip Havaalanı ayrımından Ankara yoluna dönülünceye kadar bir sorun yaşanmamıştır. Kopan egzozun telle bağlanmasını, araçtan gelen gacırtı gucurtuları saymazsak tabi.

Gideceğimiz yeri google earth üzerinden beynime kazıdım diyen ekibin beyni Balıkçı Ş.nin yol tarifleri üzerine otoyoldan çıkıp girilen güzergâhın çıkmaz bir köy yoluna ulaştığını görünce B-Planına (Sora sora Bağdat bulunur.) dönülmüştür.

Araya sora bulunan Ostim’deki iş yerinde kopan egzoza gaz altı kaynağı atılır, Damper vince kaldırılır treylere yanaş denir.

Salim dokuz manevrada yanaştığı vincin altına girdiği yerde vinç operatörüyle girdiği ağız dalaşını kazanmıştır. Vinç operatörü yükü büyük bir nezaketle treylerin üstüne atar.

Bu sırada Ahmet hazır gelmişken bir doktora görüneyim der.

Hastane kapısında doktorların isimlerini inceleyen Salim listeye bakıp, hımm şu böbrek, şu pankreas ameliyatımı yapmıştı. Ama şu,şu yahu şunu tanımıyorum yeni başlamış galiba diye doktorlar dizisine bir yıl yetecek kadar senaryoyu bir çırpıda yazar.

Ekip yükü almış, yemeği yemiş, hastanede kontrollerini yaptırmış yola çıkmıştır. Akşam trafiğinde Ostim içinden ana yola çıkma gayretleri sürerken yolun bir başka tır tarafından kapandığı gören Salim levyeyi kapıp aşağı indiğinde dorsenin plakasının son numarasının 37 olduğunu görünce adamı affeder yetmez sarılıp öpüşür,

—Toprağım zamanın önemi yok istersen sabaha kadar bekleriz der.

Hava kararınca anlaşılır ki treylerin arka stop ışıkları yanmamaktadır.

Benim adım Salim ben bu aracın elektrik tesisatını komple söker yeniden bağlarım merak etmeyin diye aracın kablolarına bakar bir şey göremeyince torpidodan el fenerini çıkarır.

El fenerine bakan Balıkçı Ş.bende de bu şarjlı el fenerinden var. İnebolu pazarından 5TL ye aldım der Salim ise ağzında tuttuğu el fenerini bağırsak gibi dışarı çıkardığı kablolara tutarak,2TL’ye almayanı dövüyorlar Kastamonu’da deyince olan olur.

Balıkçı Ş.ağzına geleni söyler.

Arka stoplar yanıyor mu diye sorduğu soruya cevap vermek için 18 tekerli 12 metrelik aracın arkasına dolanan Ahmet bağırır ortadaki şef Salime iletir

—Hayır.

—Hay bin kunduz deyip kablolara attığı tekmeden sonra arkadan ses gelir

—Tamam, oldu yanıyor ellemeyin.

Gece Kastamonu- Ankara yolu.

Salimin yaptığı tamir ilk virajda ilk sinyal verdiğinde tekrar bozulmuştur.

Karanlık simsiyah bir heyula gecenin içinde yağmur altında yolda gitmektedir.

Çankırı içine gelindiğinde aracın tepesinden çıkan dumanlar yolu ve trafiği engelleyecek kadar yoğunlaşınca durmak zorunda kalırlar. Çankırı İl Özel İdaresi kapısının önüne park eder etmez bekçiler eyvah araç yanıyor diye koşup gelirler. Salim pek oralı olmaz, No panik her şey kontrolüm altında diye etrafına toplanan kalabalığı sakinleştirir.

Aracının motorunun bulunduğu şoför mahallini yani kupayı kaldırır bakar. Durum vahimdir. Dumandan göz gözü görmez haldeki motoru inceler. Kafayı umutsuzca sağa sola sallar. İşimiz çok zor büyük bir operasyon yapmak lazım der.

Aracın bagajından koca bir takım sandığı ve şoför mahallinden tulumları, eski iş elbiselerini çıkarır. Dikkatlice giyer.

Tepesinden dumanlar çıkan aracı görüp gelenler arasında olan Özel İdare bekçisi sorar bir ihtiyaç var mı?

—Işığa ihtiyacım var bu 2TL’lik fenerin şarjı bitti de.

Işık gelmesini beklerken Salim etrafına toplanan kalabalığa bakıp ellerini çıtırdatır. Etrafı tepeden bir bakışla en cool haliyle süzer.

Bu kadar hazırlık ve Salim’in tavırlarına bakan herkesin beklentisi şudur. Üstünde iş tulumları yerde takım sandığı ve bir sürü alet edevat olan Salim şimdi bu aracın motorunu komple indirecek, pistonları çıkarıp kurum tutan yuvalarını temizleyecek, krankı rektifiye edecek, muyluların ateşleme derecelerini ölçecek ve motoru yeniden toplayacak.

Salim ahaliye şöyle bir bakar, karizmatik bir hareketle aracın motoruna tırmanır.

—Benim adım Salim ben bu motoru tamir ederim diye bir nara atar.

Çevik bir hareketle cebindeki Tosya işi bağ budama çakısını çıkarır, radyatörün dönüş hortumunun motordan çıkış kısmından damlayarak duman yapan delik ucundan bir cm’lik kısmı keser ve hortumu ileri iter. Hepsi bu iş bitmiştir. Şaşkın bakışlar altında yine karizmatik bir şekilde motorun üstünden aşağı atlar. Tulumunu iş elbisesini yine büyük bir özenle çıkarır.2TL’lik el fenerini cebine koyar ve

—Durmak yok yola devam ediyoruz diyerek aracı çalıştırır.

Büyük tamir bitince tekrar yola çıkılır. Ilgaz zirvesi karlı buzlu olmasına rağmen son sürat aşağı indiklerinde saat çoktan gece yarısını geçmiştir. Stop lambaları yanmayan, radyatörü su kaçıran üstelikte yükü Ankara’dan çıktıklarından bu yana kayarak ha düştü ha düşecek diye beklenen treyler en nihayetinde Kastamonu’ya yanaşmıştır. Ama kader ağlarını Salim de treyleri sürmeye devam ediyordur.

Beş değirmenlerde damperin kapağı yerinden çıktığında yine Salim, panik yok hallederiz ben bu konularda çok tedbirliyimdir diyerek koca bir halat çıkarıp kapağı deli bağlar gibi bağlar.

Halatla urganla uğraşırken bu arada yakıtımız da bitti ama merak etmeyin iki bidon yedek almıştım ben dediğim gibi çok tedbirliyimdir bu zamana kadar hiç yolda kalmadım,

—Benim adım Salim diye nara atmayı ihmal etmez.

Balıkçı Ş.hadi len sabah olmadan eve varalım saat gecenin ikisi oldu biz hala yoldayız diyerek takdirlerini ve sevgilerini sunar.

Gecenin karanlığı yerini sabahın ilk ışıklarına bırakırken Kimseler görmeden,

Kastamonu sokaklarından ışığı yanmayan yükü yan yatmış, kapağı urganla bağlı bir araç, bir treyler geçer.

Sabaha karşı amirini arayan Balıkçı Ş.

Görev tamamlanmıştır diyecektir ama telefonu açan olmaz.

7 Şubat 2011 Pazartesi

BEN BİR KURU AĞACIM, BİR DAĞ BAŞINDA

Kastamonu’da, Seydiler’de
Yolun kıyısında, kimsenin fark etmediği bir tümsek üstünde,
Bir ağaç var.
Dalı budağı kurumuş,
Ne gölgesi var sığınacak sıcak günlerde, ne yaprağı var baharda yemyeşil açacak.
Tıpkı benim gibi, yalnız ve tek başına.
Kuru dallarına arada bir konan kuşlar da olmasa,
Parçalayın gitsin diyeceğim.
Yakın gitsin.
Belki de boşa gitmez son sıcaklığı
Ben bir yalnız ağaç gördüm yol kenarında bir tümsek üstünde.
Ben mi o ağaçtım, ağaç mı bendi bilemedim.

29 Ocak 2011 Cumartesi

KIRIK-KALEM


Hava soğuk mu soğuk, Her yerin soğuğu farklı bilirim ama bizim oraların kuru ayazı da meşhurdur yani.

İnsanın yüzünü yalar, kavurur.

Bekçi Kadir’in duvarı dibinde güneşe aldanıp soğukta hem titreyip hem sohbet ederek namaz vaktini bekleyen, Babam Hacı İpek, Kel Mustafa, Sey Sey Hüseyin, Fikri Emmim, Maşlağın Musa, Uzun Hasan, Tilkinin Osman, Ankaralı Kadir, Musa Dayı, Irza Dayı, Dursun Dayı, Az dayı, Şahin emmim Hacı Hüsnü, Tornacı memet, Nacağın musa, Keleş emmi, Pehlivan, Selettin Emmi, Bakkal Ali, Ese dayı Osman emmim ve (adını hatırlayamadığım)birkaç yaşlı mahalle sakini Ömrü’nün kahvesinin kapısından çıkan dumana bakıp söyleniyorlar.

İçlerinden birisi,

—Tıpkı bizim fabrikanın dökümhanesi gibi diyor diğerleri tasdik ediyorlar.

Ömrü Amcamın kahvesi tıklım tıklım dolu, Ocakçı Cengiz video playere 100.kez izlenmekten artık bozulan Kemal Sunal Kasetini takıyor. Garson Ertan hani cıbırın kardeşi hemen masalara çay servisi yapıyor. Orta yaş gurubu bir masada dük oynuyorlar.(Poker holdenin atası) Diğer masa emekliler masası. Namaz vakti olduğu için istekaları ters çevirip camiye gitmişler birazdan damlarlar. Mahallenin yaşı tutmayan gençleri ve büyüklerden tırsanlar dadaşın yerinde, ya da kırçakta ki kahvelere gidiyorlar.

Bu kahveye kabul edilmek öyle kolay bir şey değil.

Cami demişken Kadir Hocamı anmadan geçmek olmaz. O dönemi yaşayan herkesin hocası, ilk duaları ezberlediği kişisi. Oğulları sesi çok güzel Muzaffer, fabrikada çalışan Necip ilahiyat mezunu Salih Hoca’yı da hatırlamak gerekiyor.

Ağır ağabeyler ise Ada’da top peşindeler. Futbol takımı o dönemde mahallenin Milli Takımı. Ada’daki maçlar kıran kırana geçiyor. Bakmayın şimdi hepsinin beyefendi olduklarına o zaman kemik sesleri çıkarttırmak müzik nağmesi sayılıyor.

Sarı Selfet, İmdat, satılmış, Öcal, Hurubeş, Gıcık Rüya Takım diyorlar ya işte öyle.

Gençlerin ve yeni yetişenlerin en büyük hayali ise bir şoför ama illa ki minibüs şoförü olmak.

İşte o hayal minibüslerden bazıları Kel Mustafa Durağında müşteri bekliyor. En ön sırada Bilal emminin oğlu Ali burunlu fegasıyla haydi çarşıya bir iki deyip çullu yolundan gelenleri gözlüyor.

Arkasında İlhami, Selami amcalarımın Ford’u duruyor. Mevlüt emmimin Ahmet, Tuncay, Yusuf, Dayımın oğlu Apti’de sırada.

Bu sırada arkasında “Yuvasız Kuşlar”, “Hatasız Kul Olmaz” yazılarıyla, içerisinde boydan boya perde kenar süsleriyle donanmış kırmızı bir Ford geliyor.

Aynur Emmim pala bıyıklarını sıvayarak sıranın kendisine gelmesini beklemeden kırmızı forduyla kısadan teke dönüyor.

Soranlara,

Kel Mustafa’da beklemeye gerek yok, okul, Berber durağından, pirketçi’den, olmazsa Taşkafa’dan nasıl olsa doldururum diyor.

Kadir Hoca ezanı okuyunca yaşlılar ağır ağır camiye giderken, Kahvenin açılan kapısından dışarı duman hücüm ediyor.

Ali dolmuşun marşına basıyor tozlu yoldan çarşıya doğru giderken Ecevit’in traktörüne asılıp gidenlere bakarak söyleniyor.

Soğuktur bizim oralar, pek kar yağmaz ama kuru ayazımız çoktur.

Bekçi tepesindeki üç beş meşeyi saymazsan orman pek bulunmaz. Ağacımız, ormanımız olmasa da tarla tapan bağ bahçe çoktur.

Denek dağının arkasından doğan güneşimiz, Elmadağ’dan batar.

Düğünlerde neşet çalar, misket oynarız. Arada halay çekenler olur.

Hele hele tıss tıss diye kol kola dolanırız.

Bizim oralara kış gelir,ayaz gelir kuru soğuk gelir.

Ama insanımız sıcaktır.

Tüm Yuvalılara selam olsun.

10 Aralık 2010 Cuma

“LOÇ’UN GÖZYAŞLARI”

KAYIP DÜNYANIN CENNETİ

Saat sabah 5.00’i gün ağarmamışken Kastamonu’dan Cide’ye doğru yola çıkmışız. Aralık ayına girmişiz ama hava sonbaharın ilk günlerinden kalma sanki.

Oyrağın rampasından Devrekâni yönüne bakıyorum, hafif bir kızıllık görünce içim kıpır kıpır ediyor huysuzlanıyorum. Oyrak’ı aşınca kızıllıkta iyice belirginleşiyor. Seydileri Devrekâni Kavşağını hızlıca geçiyoruz, Küre yolundan devam edip Ödemiş’ten sağa dönüyoruz. Geç kalmışız. Çoktan güneş Kepez Kayalıklarının arkasından yükselip kızıl alevleriyle bulutları tutuşturmuş bile.

Barajı gördüğümüz ilk yerde araçtan inip kıyıya koşuyoruz. Ama barajın kıyısına ulaşmak öyle kolay olmuyor. Çünkü su yeni çekilmiş, zemin batak ve yumuşak mil kaplı.

Yine de muhteşem gökyüzü manzaralı baraj manzarasının güzelliklerinden çoğunu yüreğimize az bir kısmını da makinemize hapsedip yola devam ediyoruz.

Ağlı’da Çakır oğullarında her zamanki İşkembe Çorba’sı molamızı verip eski dostum Şenol’la demli sabah çayının eşliğinde kısa bir sohbet yapıyor ve Ağlı Kalesine çıkıyoruz.

Kalenin zirvesindeki kayalıklardan, uçurumun kenarından aşağı Ağlı’ya bakıyorum.

Dilimin ucuna bir şiir geliyor. Sessizce kendi kendime söylüyorum.



Ne demiş uçurumda açan çiçek

Yurdumsun ey uçurum



Cemal Süreyya



Yolumuza devam ediyoruz. Şenpazar yolunda ilk olarak Sada köyü var. Burası özellikle sonbaharda fotoğrafçıların vazgeçemediği yerlerin başında geliyor. Tabi Dereli tekke, Valay ve Kalaycıyı da unutmamak lazım.

Şenpazar’da durmuyoruz. Harman gerişten yukarı Tatlıca ya doğru yokuşa sarıyoruz.

Dağlı geçidi sisler altında.

Şenköy,Çamdibi,Hamitli,Karakadı levhasından Loç Vadisine dönüyoruz.

İlk virajda bizi Dağlı Kuylucu ya da yöresel ismiyle “Yerin Kulağı”nın olduğu doğal güzellik, su mağarası levhasını görüyor ve duruyoruz.

Ağaçlar ardından derin bir uğultu gelse de kendisini göremiyorum. Belgeselci Cemal Gülas’ın kamerasından TRT’de izlediğim kadarıyla harika bir yapı.

Virajlar bir biri ardına dönüp aşağı inerken her dönemeç bizi farklı bir dünyaya açıyor. Bir yanda kayalar, bir yanda ormandan bir örtü. Ortada yeşil bir dere çağlıyor. Malyas diyorlar adına.

Devrekâni Çayı, küllerinden yeniden doğan Zümrüd-ü Anka misali bir dere. Kanyonları oluşturan bu dere birbiri ardına sıralanmış beş büyük kanyonu oluşturuyor. Biri bittiği anda bir diğeri yeniden doğuyor. Devrekâni çayı yatağı üzerinde kendi kendini beş kez yeniden yaratıyor.

Vadinin başka bir ilginç tarafı bir yüzünün, Akdeniz, öteki yüzününse Karadeniz özelliği taşıması, bu tip vadilere yeryüzünde çok az rastlanıyormuş. Şöyle ki vadinin güneye bakan yamaçlarında Akdeniz bitki örtüsüne özgü sandal ağaçlarından oluşan eşsiz ormanlar

uzanırken kuzey yamaçlarında Karadeniz'in nemli kayın ve köknar ormanları olması, ayrıca Ilıman bölgelerin ağacı olan çınar ile soğuk iklimlerin ağacı olan sarıçamın yan yana büyümesi bu vadinin eşsiz güzelliğine bir kanıt olarak gösteriliyor.

Loç vadisi bu günlerde çok tartışılıyor. Konuşuluyor. Ben bu konulara girmeyeceğim. Uzmanlar gerekeni söylüyorlar.

İl Özel İdaresinin yaptığı köyler alanında Türkiye’nin ikinci büyük köprüsü olan Gökçeler Köprüsü altında, sacımı ateşin üstüne koymuşum. Üstüne de kavurma olacak malzememi döşemişim. Elimde tahta kaşık üstten karıştırıyor alttan veriyorum coşkuyu.

Saç kavurmamızı, yanı başımızda çağıl çağıl çağlayan Malyas’ın milyonlarca yıldır hiç değişmeden söylediği türküsünün eşliğinde yiyoruz.

Hava bulutlu, hava sıkılgan ama bu durum çok sürmüyor.

Üstten bir yağmur dökülmeye başlıyor.

Hem de inceden inceye.

Tek bir kare çekiyorum.

Bir doğasever olan Uğur Gürsoy dostuma bu anın fotoğrafını gösterdiğimde şöyle ifade ediyor.

—Bu yağmur değil Loç’un gözyaşlarıdır…























24 Kasım 2010 Çarşamba

KÜRE’ DE SONBAHAR VE ÇİÇEK ANNEM

Küre bu sene sonbaharın tüm güzelliklerini yansıtan bölgelerimizin başında dediler. Dağları ayrı güzel köyleri ayrı güzel dediler. Bunu duyarda durur muyum, vurdum sırtıma makinemi giydim ayağıma botlarımı Bu güzellikleri yerinde görmek için bir sonbahar sabahı erkenden düştük Küre yollarına.


Güzel bir sonbahar güneşinin ilk ışıkları Kastamonu’yu ısıtmaya henüz başlamamışken şehrin sisli yollarını geride bıraktık.

Ecevit hanını biraz geçince, yolun sol tarafında benim özellikle sonbaharda mutlaka uğradığım eski bir dostum var. Önünden gelip geçen çok olsa da kimsenin görmediği bir saklı cennet, bir Yalnızlıklar gölü, pek kimsenin bilmediği küçücük bir gölcük.

Sonbaharın sarı kırmızı kahverengi renklerini nakış gibi işlediği yapraklarla dolmuştu gölün yüzü. Sazlıklar kurumuştu. Durdum eski dostumun önünde. Dedim bu ne hal, sararmış solmuşsun.

—Senin de geçen yıllar saçlarına sakalına, bıyığına epeyce beyaz birer çentik atmış dedi.

—Hoşça kal dedim.

—Bir daha ki sonbaharda görüşürüz…

—Kısmet dedi.

Yalnızlar gölü ile iki yalnız sohbet ettik. Sadece ikimizin duyduğu bildiği bir dil ile.

Sonrasında devam ettik yola. Küre sol yanımızda yamaçta sonbahar güneşinin altında pırıl pırıl parlıyordu.

Küre yol ayrımından İkizciler-Sarpun yolundan Karadona yaylasına döndük. İki yanı çamla çevrili, asfalt yerine yaprak serilmiş yoldan ilerlerken arada bir ağaçların açıklığından Küre bir görünüp bir kayboluyordu.

Girdik bir ara yolun arasına. Zirvedeydik. Altımızda diz boyu ıslak ot geceden yağan yağmuru toprağa salmamış üstünde tutuyorken, önümüzde koskoca bir vadi açılıverdi.

Ersizler yokuşu, Baraj alanı, rengârenk dağlar gerçekten bu güzelliği kelimelerle ifade etmek çok zor.

Dağ bayır dolanınca haliyle acıkıyor insan. Manzara güzel ama aç karnına gezilmiyor deyip döndük Küre’ye. Yemek için tercihimiz Bol Kepçe Lokantası oldu.

Ustanın bol kepçesinden yeterince faydalanıp bir güzel karnımızı doyurunca Arkadaşlara gelin size bir çay ikram edeyim annemin evinde dedim.

Tarihi hamamın yanından bir üst sokağa çıktık. Duvarlarında dantelli örtüleriyle kat kat raflarında bulunan irili ufaklı onlarca saksısında birbirinden güzel çiçeklerle bıraktığım Çiçek Annemin evini elimle koymuş gibi buldum.

Ruhşen annem yine çiçekleriyle uğraşıyordu. Ama sonbahar Küre Dağlarına nasıl bir canlılık, güzellik getirdiyse saksı çiçeklerinin canlılığını bir o kadar soldurmuştu. Beni görünce;

—Geç kaldın oğlum, neredesin bakayım bunca zamandır deyip hayırsız oğlunu önce bir güzel payladı, sonra her anne gibi affedip bağrına bastı.

—Soldu çiçeklerim deyince fırsatı kaçırmadım.

—Buradaki en güzel çiçek sensin be çiçek annem dedim.

Elleriyle çay yaptı. Siz acıkmışsınızdır deyip ne varsa çıkardı. Çiçek Annem bizim yolumuz uzun vaktimiz kısa müsaaden var mı dedim.

—Tamam, ama bir şartla baharda çiçeklerimin en güzel olduğu anda geleceksin unutma dedi.

Unutur muyum? Hiç.

Küre’de eski dostlarımdan biri de madenin arkasında barajın yanında ormanın içinden yolun kenarında akan çifte şelale. Buralara kadar gelip de o dostuma da merhaba demeden gitmek olmaz deyip vurduk rampaya.

Şelale müthiş güzel bir o kadar da soğuk. Olsun önemi yok. Daldık suların içine, tripotlarla suyun içinde şelalenin altında buz gibi havada fotoğraf çektik.

Küre’de bu sonbaharda yedi rengin alev alev dağları yaktığını gördüm. Suların bembeyaz köpüklerinin ipekten bir tül gibi indiğini gördüm.

Çiçek Annemin solgun çiçeklerini gördüm.

Küre’nin küçük bir kısmını gördüm, ama bende büyük bir iz bıraktı.








Yüreğime işlediğim fotoğraflara birkaç tane daha eklendi.

23 Kasım 2010 Salı

BİR ÖĞRETMEN ÖYKÜSÜ




“Fikri Uzun’la “Öte Geçe”de zaman yolculuğu”

“Böbüroğlu koltuğuna oturdu, bir eliyle direksiyondan yapıştı, öteki eliyle tuttuğu kontak anahtarını yerine takıp cipi çalıştırdı. Arkasına döndü, çabucak yolculara baktı, bakışlarıyla saydı. Yolcular tamamdı”
Kastamonu Cide- Cide Kastamonu arası posta çekiyor, bulursa yolcu alıyor, yolcusuz da kalmıyordu.
Kastamonu’dan ayrıldı, Gölköy’ü Subaşı’nı geçti, Dadaya yaklaştı.”
1968 yılının karlı bir kışında gencecik bir delikanlının Şenpazar-Yarımca-Samaya öğretmen olarak gidebilmek için çıktığı meşakkatli yolculuğun hikâyesi bu satırlarla başlıyor.
Şimdi yıl 2010 aynı güzergâhtayız. Direksiyonda Böbüroğlu yok ama o günün jeep’in içindeki beş yolcudan biri olan genç idealist öğretmeni, bu günün emekli öğretmeni ve yazarı Fikri Uzun hocam var.
Yollar asfalt, araçlar hızlı ve güçlü iletişim dersen her yerden çeken cep telefonları var.
Daday Ballıdağ’dan yukarı güçlü motorundan çıkan homurtularla tırmanan, sıcak ve konforlu aracımızdayız.
Hocam acı acı gülümsüyor.
—Bir zamanlar bu yolları aşmak o kadar zordu ki. Görmeyen yaşamayan bilmez
Şenpazar-Yarımca Samay’a gitmek için o zamanlar Daday-Ballıdağ Azdavay’dan Cide’ye oradan da Şenpazar’a gidilirdi. Ulaşım aracı olarak da bir tomruk kamyonları birde Böbüroğlu’nun jeepi vardı.
Azdavay’a kısa sürede iniyoruz. Oyalanmayalım yolumuz uzun diyor ve devam ediyoruz. Yolda Suğla Yaylasından Pınarbaşı’na yaptığı karlar altında donma tehlikesi atlattığı yerleri gözleriyle ararken o yolculuğu da anlatıyor.
Suğla yaylasını gözümün önüne getiriyor, pınarbaşıyı düşünüyorum. Bana bile en iyi iklim koşullarında bile zor geliyor. Kaldı ki kurtların cirit attığı kar kalınlığının 1 metreyi aştığı mevsimde imkânsız gibi geliyor.
Pınarbaşı’nda da durmayıp Ulus Bartın yoluna dönüyoruz. Bu yolu da yeni açmışlar benim zamanımda bu yollar da yoktu diyor.
Pınarbaşı-Kayabükü köyü Eyüpoğlu Mahallesine dönünce duruyor. Köyün girişinde yıkık bir okul binası ve derenin yanında dönüp dolaşıyor bir yer arıyor ama bulamıyor. “Gizemli bük” buradaydı. Bu okulu da benden sonra yapmışlar ama o da battal olmuş diyerek kitabında yazdığı gizemli bükü nafile arıyor. Çınarlar kesilmiş yollar açılmış köy değişmiş. Tekrar aracımıza binip köyün meydanına gidiyoruz.
İşte köyün okulu, mescidi aynı zamanda benim evim buraydı diyerek küçücük ahşap bir yapının yanında duruyor.
İnanması o kadar zor ki. Fikri Hoca içeri giriyor. Gözleri dolu dolu ahşap tahtaları okşuyor.
—Burası sınıfımdı. Sivri Mehmet dikkat çekerek beni bu odaya ve köylülere ilk kez takdim etmişti diyerek hatıralarının sisli dünyasına dalıyor.
Köy bayram dolayısı ile cıvıl cıvıl. İstanbul’dan gelenler yukarı ki divana bayramlaşmaya ve Bayramın üçüncü günü gelenekselleşen bayram yemeğini yemeye gidiyorlar. Gençten bir delikanlı bizlere ne aradığımızı soruyor. Hoca hiç istifini bozmadan- Bu köyde öğretmenlik yapan Fikri Hocayı bilen var mı diyor. Gençlerden oluşan topluluk yok deyince soruyu değiştiriyor.
Yaşı 50 civarında olan var mı diye sorulan soruya karşılık bu kez orta yaşlı bir kadın balkona çıkıp hocayı dikkatlice süzüyor ama o da çıkaramıyor. Fikri Hocayı ona da sorunca
—Hani şu bataklığı kurutan öğretmen mi evet bildik diyor.
Hep beraber Defne, Şabanoğlu, Eyüpoğlu mahallelerinin bayramlaşması için yukarı çıkıyoruz. Hocanın etrafı bir anda eski talebeleri tarafından sarılıyor. Mandalarla yaptıkları unutulmaz bataklığı kurutma mücadelesini anlatıyorlar.
Hocayla Azdavay-Çocukören-Orta Mahallesine gidince oraya da su getirdiğini öğreniyorum. Eski talebelerinin okulun bahçesinde yeni yapılan inşaatın üstünde tuğlalardan yapılma sandalyelerde verdikleri yemek ve çay ikramını reddetmiyoruz.
Giderken bir çuval kara kelem dolduruyorlar aracımıza. Hocamız özlemiştir belki diye.
Yine yollara çıkıyoruz. Ne hocada yer bitiyor ne de yol.
Bu seferde Şenpazar-yarımca Samay’a çıkıyoruz. Akşam olmak üzere ışık kaybolmuş. Bu saatten sonra benim için fotoğraf zamanı bitmiştir hocam diyorum. Zararı yok diye eski okulunun yolunu tutuyor. O zamanlarda evinde kaldığı muhtar rahmetli olmuş. Muhtarın oğlu ve aynı zamanda talebesi olan Hüseyin’i buluyor. İstanbul’dan bayram için gelmişler.
Bahçede yakılan ateşin karşısında bir yandan çaylar içilirken bir yandan da eski günler yâd ediliyor.
Fikri Uzun bu gün bile kimsenin gitmeyi göze alamadığı yerlere o günün imkânsızlıkları içinde gidip görev yapan, gittiği yerde de iz bırakan idealist bir eğitimci neslinin son örneklerinden.
O öğreten bir öğretmen olmuş.
Sadece harfleri değil hayatı da öğretmiş.
Uzak dağ köylerinde bu genç öğretmenin bıraktığı izler hala silinmemiş. Bazen köye su getiren, bazen bataklığı kurutan, bazen de hurafeleri yıkan öğretmen olarak hala hatırlanıyor.
Hocam “Öte Geçe”lerde adın hala konuşuluyor, ardında bıraktığın izlerin hala duruyor.
24 Kasım Öğretmenler günün kutlu olsun hocam.

BALLIK KÖYÜNDE YÜZYILLIK GELENEK SÜRÜYOR.








(Kurbanın ikinci günü hem ruha, hem mideye ziyafet vardı.)

Ballık Köyü. Ilgazın eteğinde, yüzyıllık çam ağaçlarının gölgesinde bir köy. Bu köyün yüzlerce yıllık çamlarının her yıl tanık oldukları bir gelenek yine tekrarlandı. Kurban Bayramının ikinci günü Yavuz Ballık kestirmiş olduğu kurbanlarını kuyu kebap yaptırarak tüm köye ve gelen konuklara sundu.
Bende bu güzel geleneği bir kez daha yerinde görmek için çıktım yola. Köy çok kolay bir yerde, Kastamonu-Ankara yolundan ilerliyorsunuz, Beş değirmenlerden sağa dönünce birkaç km sonra köye varıyorsunuz.
Camisi, çocuk parkı, imam eviyle örnek ve çok sosyal bir köy.
Köye varınca ilk iş eski dostum Ahmet Balabanoğlunu arayıp buldum. Ahmet çiçekli önlüğüyle kuyunun başında, koyunları kesmiş, kuyuya sallamış, kapağını çamurla kapatmış, açma zamanının gelmesini bekliyordu.
Hep beraber merakla zamanın dolmasını bekledik.
Ahmet usta tamam deyince kapak yavaşça çamurlardan temizlenip aralandı. Ama tam açılmadı. Bir hava alsın, sonra açarız. Hemen açmak olmaz diye uyardı.
Kuyunun kapağı tam açılınca içinde asılı halde kızarmış 4 koyun onların altında kocaman cabada güveç vardı.
Yavuz Ballık bu geleneğin kendisinden sonra da devam etmesini arzuladığını ancak çok zor olduğunu söylerken hüzünlüydü.
Belki vakıf kurulabilirse o zaman devam etme şansı olabilir dedi.
Kızarmış kuzuları pikaba yükleyip dumanı üstünden tütmeden yemeğin yeneceği Köy Konağı-İmam Evine yetiştirdiler.
Konuklar arasında CHP üst yönetiminin tam kadro yer alması özellikle dikkat çekti. Mehmet Rugancıyla yaptığımız kısa sohbette Kastamonu’nun yerel, kültürel değerlerine sahip çıkılması gerektiğini, bu geleneği yıllardır yaşatan Yavuz Ballık’ın bu anlamda hem yöresine sahip çıkıp çeşitli eserlerle donattığını hem de öğrenci burslarıyla, kitaplığıyla okuyan çocuklara sahip çıktığını bu anlamda da örnek bir kişilik olduğunu belirtti.
Köy Konağının bir köşesinde bağdaş kurmuş oturmuş biri gözüme çarptı. Yuvarlak mavi gözleriyle müthiş sevimli cana yakın ve dostça bakıyordu.
Asıl adı Yunus Parlakoğlu ama herkes Hafız diyor. Hafız de bakalım, kimsin, necisin, neredensin diye sorunca cümbüşü bırakıp yanıma oturdu.
938 Seremeddin doğumluyum, hani şu Terzi Köyünün yanındaki bildin mi diye başladı anlatmaya.
Bilmem mi hafızım sen anlat bakalım bu cümbüşle arkadaşlığın nasıl başladı.
Yılı bilmem kaçtı ama çok eskiydi Kastamonu’dan bir cümbüş aldım. Heves işte.90 lira verdim. Ustam filan yok. Elime aldım çalmaya gayret ediyorum. Bir müddet sonra ayarı da akordu da bozuldu. Gittim Kastamonu’ya rahmetlik Taylorun Hikmetin yanına. Ustam şuna bir ayar çek dedim. Böyle başladı cümbüşümle dostluğum.
Hafızım.40 yıldır içki masalarında sarhoşlara çalgı çaldım. Ama bir tek damla içmedim. Böyle anlattı çalmaya ara verdiği zamanlarda.
Masalarda siyasetçiler ağırlıkta olunca aklına gelmiş olmalı siyasetle ilgili bir anekdotunu paylaştı.
Babası vasiyet etmiş….parti seçimi kazanırsa davul çalacağım diye.Ama seçimlere az bir zaman kala vefat etmiş.Babasının vasiyetini tutmak için gizlice davul ısmarlamış,saklamış evin bir köşesine . Seçimlerin açıklandığı gece hiç uyumamış. Sabaha karşı partisinin seçimi kazandığı belli olunca asmış davulu boynuna varmış babasının mezarı başına.
Baba demiş hani dediydin ya partim seçimi kazanırsa davul çalacağım. İşte seçimi kazandık hayırlı olsun deyip vurmuş davula tokmağı. Gece sabaha karşı mezarlıktan gelen davul sesiyle tüm köy ayağa kalkmış.
İlk ve son davul çalışım odur diyor. Hafız aynı zamanda usta bir tamirci, takım sandığını da şapkasında taşıyor. Cepleri ise her türlü şeyle dolu, biber, tuz, karabiber ne ararsan var
Yavuz Ballık Karayılan ile ilgili bir anıyı dostlarıyla paylaşırken TV’de Karayılanı anma gününün videosu oynuyordu. Çal hafız bir Sepetçioğlu dedi.
Hamdi Binici ve oğlu karşılıklı bir Sepetçioğlu oynadılar.
Kurban Bayramının ikinci gününde, doğayla iç içe Ilgaz’ın eteğinde bir köyde,
Yüz yıldan bu yana süren bir geleneksel yöntemle kuyu kebabını yedim. Dostlar arasında cümbüşle dostların oynadığı sepetçioğlu oyununu izledim.
Bayramın üçüncü günü Pınarbaşı-Şenpazar yolunda olacağım.
Kılavuzum Fikri Uzun hocam.