18 Şubat 2013 Pazartesi

ARZUHALCİ

ARZUHALCİ


Yaşlıydı…
Başında mavi bir kasketi vardı.
Sırtında rengi atmış üç düğmeli bir ceketi,
Kim bilir belki de siyahtı ilk rengi.
Boynunda bir kravat bağlıydı .
Yaz kış hiç çıkarmadığı.
...
Önünde bir daktilo,kendinle yaşıt.
Küçücük masasının üstünde birkaç kağıt.
İşte hepsi bu kadardı.
Emekli Adliye Katibinin eşyası.
...
Sokağın köşesinde bir tentenin altında,
Yaz kış görürdüm otururken masasında.
Bazen birkaç köylü olurdu başında.
Uzun uzun dinleyip,düşündükten sonra,
Yazardı o emektar daktilosunda.
...
Bütün esnaf sayardı. Severdi. Emekli Katibi.
Belki de kaybolan bir geleneğin son temsilcisiydi.
Her sabah hiç şaşmaz ,hep aynı saatte gelirdi.
Eskiydi.Soluktu ama tertemizdi,ütülüydü elbisesi.
Tıraşlı yüzü pırıl pırıldı.Daima gülümserdi.
Adını bilen pek yoktu ama tanırdı şehrin hepsi.
Akşam olunca itinayla toplardı masasını.
Daktilosunu uzun uzun okşar sevgiyle kapatırdı.
Yavaş adımlarla giderken evine herkesi selamlardı.
...
Bir sabah gelmedi boş kaldı masası.
Hastaymış dediler,büyükmüş derdi.
Çok değil aradan birkaç gün geçti.
Masada bir daktilo üzerinde bir kağıt..
“Satılık antika daktilo”
...
Biliyorum şehir aynı şehir ama…
Eksik bir şeyler var.
Bu şehrin sokaklarında…




       



Cebrail KELEŞ



17 Şubat 2013 Pazar

BEYLER BARAJINDA BİR BALIK MACERASI

Balıkçılar…
“Kastamonu da tanıdım onu dünya tatlısı bir insandı.Adı Balaban uzun boylu ,iriyarı güleç yüzlü kırmızı yanaklarıyla yaramaz bir çocuk kadar sevimliydi.Biraz balık etliydi. ( Bu balığın boyutları yunus ile balina arasındaydı )hemen hemen tüm dostlarım gibi o da uzman.! Bir balıkçıydı. Bir gün yanıma geldi ..

-Şefim bir yer biliyorum acayip at at çek Boşa olta sallamak yok en küçük balık papuç gibi diyerek 45 numara ayakkabılarını gösterdi.

-Balaban bak şimdi orda balık tutmak yasak,Köylüler şikayet ediyor,jandarma hemen gelip oltaları topluyor dedim. Oralı bile olmadı

. -Şefim buralarda yenisin sen henüz tanımamışsın beni anlaşılan o civardaki tüm köylüler beni gördükleri yerde önlerini ilikler “abi bir isteğin var mı ?Balık tutmaktan yorulduysan emret dalıp çıkaralım kaç kiloluk olsun sipariş ver” yeter derler.Jandarma desen daha dün akşam birlikteydik.komutanlarıyla dedi ama..

Yinede içimde bir his bu işin sonunu pek iyi görmüyordu.Balaban beni ikna etmeyi başardı.İkimiz bir hafta sonu onun minibüsüyle yola çıktık.Oldukça yakın sayılırdı.gidiş geliş toplam yüzelli kilometreyi buluyordu.!......... Giderken biraz yiyecek karpuz ekmek vs. bir şeyler aldık Beyler Barajı yol ayrımından içeri girdik.sabahın erken bir vaktiydi.

Minibüsü park ettik kıyıya.. Balabanın Minibüsü deyip geçmemek lazım Adam araba değil ev döşemiş sanki ,Sadece ön koltukları orijinaldi,Arka kısımdaki koltuk-çekyat karışımı şeyleri Kelebek Mobilyadan on taksitle aldığını , tabandaki halının hakiki el dokuma İran halısı olduğunu iddia ediyordu. Baraj kıyısında bizden başka kimse yoktu

.Balabana “Bak bizden başka kimse yok sence bu biraz garip değil mi ? “ dedim.Onun umurunda bile değildi bir yandan üçlü koltuğu arabanın arkasından çıkarmaya çalışırken bir yandan da“daha iyi Şefim oltaları istediğimiz yerden atabiliriz ”dedi.

Malzemeleri çıkardık Balabanın her şeyi,şamandırası bile özeldi. Dikkatle,özenle ucundan tuttuğu şamandırayı elinde evirip çevirerek inceliyor, tozlanmış yerlerini kazağına silerek parlatıyordu. Baktığımı görünce açıklama ihtiyacı hissetmiş olmalı ki elindeki şamandıranın özelliklerini anlatmaya başladı.Mübarek altı üstü on santim bile gelmeyen plastik bir cisim değil de sanki son teknoloji ürünü bir iş makinesinin yeni geliştirilen hidrostatik kavramalı şanzımanı

-Şefim bu var ya bu at bunu suya ne dalga yapar ne ses çıkarır.Balığın ağzına atsan balık sudan çıkıncaya kadar fark etmez .Öylesine hassas bir alet.Ağırlık merkezi. mükemmel Bununla yüz metreye kadar nokta atış yapabilirsin,geçen akvaryumda denedim lepistes balığının yavrusu misinanın yanından geçerken bile şamandıra titremeye başladı.

Ben iyice merak ettim bu acayip aleti.ver bir bakayım dedim demez olaydım.arabasını gözü kapalı emanet eden adam birden bire sarardı bozardı lafı değiştirmeye çalıştı ben iyice üsteledim ver çabuk şunu deyince mecburen uzattı ama eller başladı titremeye.

-Aman şefim gözünü severim dikkatli tut düşmesin,fazla sıkma ,yeter çok baktın ver artık .Demeye başladı.

”Bende alayım bundan nerden aldın bunu” dedim Kasılarak

“-Valla şefim fabrika bundan sadece bir adet o da yanlışlıkla üretmiş ben bunu balık malzemeleri satan bir dükkanın vitrininde gördüm sahibine çok yalvardım yakardım zoraki alabildim”dedi.

Bu arada biz oltaları suya atmıştık Balabanın gözü şamandırasındaydı azıcık bir çalıya yaklaşır gibi olsa hemen çekip daha uygun bir yere atıyordu.

İşte tam o sırada.......

Karşıdan biri göründü

Balabanla biz birbirimize baktık.adam yaklaşmaya başladı gözlerinde hiçte dostça bir ifade görünmüyordu.Bir elinde plastik kova,diğer elinde kırık bir olta tutuyordu.boy bos itibariyle Bizim Balabanın yarı ölçülerindeydi.Ama bir horoz gibi kabarıyordu.Üst baş perişan,yaka bağır açık,hırpani bir köylü gibi görünmesine rağmen,havasına bakarsan zannedersin geride bir mezarlık dolu leşi olan mafya babası...

-Hişşşt Hop Biladerler kime diyom alooo siz kimsiniz ne yapıyorsunuz orada .Bilmiyor musunuz burada balık tutmak yasak hemen toplayın oltalarınızı bana bakın biraz önce sizin gibi birkaç kişi gelmişti şimdi onların yarısı sağlık ocağında pansuman yaptırıyorlar,diğer yarısı jandarmada ifade veriyorlar.deyince ürkmedim değil harbi harbi tırstım.

Bu arada Balabanın bir gözü şamandırada bir gözü bendeydi.”ne yapacağız şimdi” der gibi yüzüne baktım.Onun umursamazlığı hala devam ediyordu.merak etme hallederiz gibisinden bir hareket yaptı.

Bu arada bir maraza çıkarsa ne yapabiliriz diye etrafa şöyle bir baktım.yerde kumdan çimenden başka bir şey yok- ulan bir tane taş olmaz mı ? valla yoktu

.Ebatlarına bakarak hani gözüm kesmiyor değildi şu köylü horozunu ama bu kara kuru adam bir şeye güvenmese böyle yüksekten atmazdı. Ayrıca Balaban her ne kadar şiddet karşıtı bir kişiliğe sahip olsa da zora gelince o vücutla bayağı işe yaraması lazım diye düşünüyordum. Adam, Balabanın hem yaşça hem boyca hem de gövde bakımından yarısı kadardı.Buna rağmen bizimki yüzüne en sevimli ifadesini takınarak;

-Buyur ağabeysinin bir şey mi söyledin rüzgarın sesinden anlamadım dedi oysa yaprak kıpırdamıyordu

.Adam yine en sert yüz ifadesiyle.

-Bakın biladerler bana bir kez daha aynı lafları ettirmeyin hemen toplanın gidin dedi.Ben ise cebimden çıkardığım kağıdı adama doğru sallayarak.

-Bakın kardeşim burda ne yazıyor oku okumayacak mısın .Neyse ben okuyayım sen dinle Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe girmiş bulunan .. ../.../..... tarih ve ...... sayılı yasaya göre Türkiye iç sularında balık avlama esasları düzenlenmiştir.Bu sirkülere göre de biz burada Balık avlama hakkına sahibiz dedim bu bilimsel sözlerimin onda büyük bir etki göstereceğini ummuştum.

Nitekim istediğim oldu ancak tam olarak bu etkiyi kastetmemiştim.. Adam büyük ihtimalle ona küfür ettiğimi zannetti ve çıldırdı. Tam birbirimize girecektik ki Balaban yüzünde hiç eksik etmediği gülümsemesiyle aramıza girdi.

-Ağabeysinin sen şefimi yanlış anladın.tabi ki hemen gideriz.zaten biz öylesine piknik için gelmiştik.sen hayatında hiç çekyatla balığa geleni duydun yada gördün mü derken bir yandan da gözü oltasındaydı.tekrar devam etti.

-Ağabeysinin sen Köy Hizmetlerini yada YSE yi duydun mu hiç ?bu gördüğün kişi oranın şefidir dedi Adam yine oralı bile olmadı.

-Ne olursanız olun biraz öncekilerden biride bilmem nerde müdür olduğunu söylüyordu,şimdi gidin sorun bakalım aynı şeyi diyebilecek mi diyemez çünkü adamın çene dağınık olunca konuşması da pek anlaşılır olmuyor deyince ben ister istemez kendimi iki adım geriye çektim.

Bir yandan -Ağabeysinin tamam anladık gideceğiz derken bir yandan da Ne nankör bir mesleğim var sen bu baraj inşa edilirken altı ay dozerin üstünden inmeden çalış köylüye hizmet et onlar sana bir piknik bile yaptırmasınlar diye söyleniyordu.

Bu arada adam biraz yumuşar gibi olmuştu.onun elindeki kırık dökük oltalara bakarak sanki daha önce hiç olta görmemiş gibi

–ağabeysi bunlar ne böyle kancamı , ne güzel olta ,ben zaten seni ilk görüşte anlamıştım büyük bir balıkçı olduğunu,bu hamuru nasıl yaptın ,içine ne kattında böyle acayip görünüyor gibi sorularla adamı en zayıf yerinden vurmaya çalıştı ama adam Nuh diyor peygamberi söylemiyordu.

Son bir hamle yapmaya karar verdi.o meşhur minibüsünün mutfak olarak kullandığı bölmesinden en az kendi kadar iri bir karpuz çıkardı...

-Bak ağabeysinin beni öldüreceksin ama bunu yiyeceksin.yemezsen kavga çıkarırım.ölümü öp ye derken ben içimden “biraz daha ısrar edersen herif ikimizin de ölüsünü öpecek merak etme” diyordum.Koca bir bıçakla büyücek bir dilim kesti bizim köylü horozunu kafakola aldı.Ağzına dilimi bir bütün halinde sokmaya çalışırken hala;

-Ye bak yemezsen kavga çıkarırım deyip duruyordu. Yanına yaklaşıp kulağına fısıldadım. ”Ulan Balaban herif zaten kavga peşinde sende adama çanak tutuyorsun şimdi hem karpuzu hem bizim karizmayı yiyecek”

-Şefim ben bu tipleri tanırım sen merak etme ben bir ara Beyoğlu’nda bodyguardlık yaptım dedi.ve adamın ağzına zorlada olsa bir dilim karpuzu tıkmayı başardı

.Bu karpuz dilimi okunmuş üflenmiş olmalıydı.daha midesine inmeden etkisini göstermeye başladı. Adamla Balabanın üçlü koltuğunda sohbet eder bulduk kendimizi

O beşinci vitese atmış öylesine gidiyordu ki tutabilene aşk olsun.Biz ağzımız bir karış açık dinliyorduk onu Anlattığına göre; Bu barajın yerini devlete o bağışlamış İstanbul da pavyonlarda Hanlar, Hamamlar, Apartmanlar yemiş, beş kilodan az olursa tuttuğu balık yem niyetine tekrar oltaya takıyormuş.! Yaptığı hamurun sırrını Amerikalılar istemişte Barajları kuruturlar diye vermemiş!........Bizde yedik tabi.....!

- Yapma Ağabeysinin,Allah,Allah , ya ,öylemi, dedikçe adam coşuyor coştukça da ne debriyaj bırakıyordu ,ne fren , nede balata. Tam bu esnada benim oltanın şamandırası suya gömülmez mi hemen fırladık koltuktan!.

Oltayı dikkatle çektim yarım kiloluk bir aynalı sazan çıkmıştı.Bunu alsam herif tepemde bakıyor deminki laflarına bakarsan bunu ancak akvaryuma süs balığı olarak almak gerekirdi.Kancadan çıkarttığım balığı ;

-Bu da pek küçükmüş deyip suya fırlattım,fırlatmamla beraber bizim köylü horozu da peşinden atlayacaktı ki Bereket Balaban tetikteymiş,kolundan yakaladı.- Bekle ağabeysinin acele etme bir daha yakalarız.”derken bana bakıp göz kırptı.

Biraz önce Adamın çamaşır ipi kalınlığındaki misinasını büyük bir yenilik diye öve öve bitiremeyen Balaban şimdi aynı misina için “Koçum buralarda balina pek bulunmaz zaten bulunsaydı bile önce ben yakalardım ”demekteydi. Orta boy bir teknenin çapası büyüklüğünde ki kancaları için az önce

–Vay be böyle kancalar bende olmadığı için yakalayamıyormuşum ağabey Allah aşkına bize de öğret bu işin sırrını diyen kendisi değilmiş gibi –Senin yerinde olsam bu kancalardan birini hurdacıya verir aldığım kırık leblebileri bütün köye sevabına dağıtır kalanla leblebi sektörüne girerdim demekteydi.

Adamın bütün karizma gitmişti şimdi o meşhur hamurunun köyde ekmek yapan birinin koktuğu için çöpe attığı topraklı hamur olduğu,şimdiye kadar hiç balık tutamadığını ,bizden önce marizleyip kovduğu etkili ve yetkili kişilerin balık tutamadıkları için karşıya geçtiklerini Balabana itiraf etmekteydi.

Balaban bu fırsatı kaçıramazdı yedirdiği o karpuz dilimlerini kabuğu ile birlikte çıkarmaya kararlı görünüyordu. Meşhur şamandırasını adamın tavsiye ettiği yere atınca olta dipte görünmeyen çalılara takılmıştı.Ağzına ne geldiyse gidiyordu..Demin tırsak bir şekilde ağabey ağabey dediği bizim baraj mafyasına demediğini bırakmıyordu.

-Ulan sen benim başıma bela diye mi geldin şimdi seni o misina diye kullandığın çamaşır ipine bağlar ağırlık demiri diye de o koca kancayı boynuna asarım.acıktıkça da şu kokmuş hamuru ağzına tıkarım çekil gözüm görmesin. Tosbağa kılıklı güdük sazan seni

-Ağabeysi ben ne bileyim takılacağını istersen benim şamandıralardan kullan hakiki el yapımı,içtiğim şarapların tıpalarından yaptım.Deyince Balaban öfkeden kırmızılaştı.Söve söve pantolonu çıkarttı.adam hala konuşuyordu.

-Ağabeysinin bak şuradan gir suya buraları avucumun içi gibi bilirim daha önce burda bizim değirmen vardı ah ah nerde o günler bana güven azıcık sola biraz sağa hah tamam aynen oradan devam et orası dizini geçmez pantolonunu bile çıkartmana gerek yok demeye kalmadı bizim Balaban göbeğine kadar suya gömüldü.Yinede büyük bir çabayla şamandırasını kurtarmayı başarmıştı.

Dışarıda üstünü yaktığımız ateşte kuruttuk.Bizim oltalara hayran hayran bakan adam Balabanın peşini bırakmıyordu.Yine de dayanamayıp onun çamaşır ipinin ucuna bir metre ince misina ve küçük bir kanca bağladı.Eski şamandırasını da bağlayınca olta bir şeye benzemişti.daha ilk atışında minnacık bir balık tuttu.adama at onu çok küçük deyince nerdeyse ağlayacaktı.

Bizim makarnalardan biraz verip onu biraz öteye yolladık ama adamın gözü bizim oltalardaydı.küçük bir balık tutulunca koşa koşa gelip atmayın bana verin diye yalvarıyordu. Balabanın çilesi daha bitmemişti.o gün üç defa suya girmek zorunda kaldı.en sonunda O meşhur şamandırası artık alamayacağı bir şekilde dibe takılmıştı..dalmak istedi zorla engel oldum .ağlamaklı gözlerle şamandıranın dipte kaybolduğu noktaya bakıyordu.tüm morali sıfırlanmıştı.

Adam korkudan artık yanına bile yanaşamıyordu. Balaban akşama kadar bekledi şamandırası çıkmadı.Dönmek için toplanırken bizim çömez mafyayı yanına çağırdı

-Bak senin adını biliyorum,köyünü de biliyorum sık sık buraya geleceğim benim minibüsü görür görmez yanıma gelip rapor vereceksin o şamandıra elbette ortaya çıkacak her ne kadar onu çalıya takan on kiloluk aynalı olsa da elbette bir gün çıkacak gerekirse yıllarca beklerim.bu telefon numaramı al şamandıranın rengini bile görsen buraya kimseyi yanaştırma hemen beni arayın yalnız kimse dokunmasın sonu kötü olur dedi.

-Ağabeysi ne demek itin olurum senin.Sen iste köye gitmeyip burada yatayım yıllarca yüzme bilmesem de ayağıma bağla benim misinayı at suya dalıyım cesedimle birlikte şamandırayı da çekersiniz deyince Balaban babacan bir şekilde

“Estağfurullah istemez gerçi o şamandıra senden değerliydi ama yinede biraz bekleyeyim.çıkmazsa bu teklifini düşünürüz diyerek uzaklaşırken adam hala

“Bunu saymam bir daha gelmeden önce haber verin burayı sizin için ayırayım.yoğurt süt hazırlatayım diye bağırıyordu. Bu Balaban ve diğer dostlarla yaşadığım ne ilk ne de son maceraydı.


Cebrail KELEŞ

Kastamonu

27 Şubat 2011 Pazar

BİR ANKARA KOMEDİSİ.BALIKÇI Ş.

BİR ANKARA KOMEDİSİ

BALIKÇI Ş.

X kuruluşundayız. Yer; X kuruluşunun merkez binasında bir oda. Operasyon için son lojistik hazırlıklar gözden geçiriliyor. Masanın üstündeki kırmızı kaplı dosyanın kapağını açan amir kısık sesle fısıldıyor,

Görevin “tabi kabul edersen” burada yazıyor. Etmesen de bizim için çok fazla bir önemin yok senin yerine bir başkasını yollarız.

Yer Ankara-Ostim

Görevin eski bir kamyon damperinin Kastamonu’ya treyler ile nakli.

Bu çok önemli görev için ekibini seç hazırlıklarını yap yarın yola çık.

Bu evrak birkaç saniyede kendini imha edecektir desek resmi evrakta tahrifattan soruşturma yeriz en iyisi sen kendi kendine bunu görmemiş ol.

Tamam, amirim görev anlaşılmıştır. Diyen Balıkçı Ş.ekibini toplamak için odasına geçer.

Tır şoförü tabi ki Salim olacak, kendisi karizmatik bilgili sağlam bir arkadaştır. Bir de kanun gereği öncü araç lazımdır. O da çok sağlam diğer bir arkadaşı olan Ahmet olacaktır elbette.

Ertesi gün yola çıkılacaktır. Her türlü ayrıntıların hesaplandığı çok sağlam bir plan yapmak lazımdır bu da bu ekibin beyni olan Balıkçı Ş.ye düşmektedir.

Ekibi toplayan Balıkçı Ş. çok ayrıntılı ve en ince detayının oya gibi işlendiği planı büyük bir gururla açıklar.

—Yarın sabah erkenden yola çıkar akşam da döneriz.

Ekip uzun tartışmalardan sonra bu karmaşık planın imkânsız derecesinde zorluğa sahip olduğu konusunda hem fikir olmuştur.

Ama görevdir yapılacaktır.

Saatlerini ayarlarlar. Her saniyenin öneminin olduğu bilincindedirler.

Ertesi gün Balıkçı Ş.sabah erken kalkmak için kurduğu saatin pilinin bittiğinin farkına geç de olsa varmıştır. Saatine bakar oooo çoktan randevuya gecikmişdir bile arkadaşlarını bekletmenin mahçubiyetiyle cep telefonuna uzanır epey bir çalan telefonu açan Salim bu gün Ankara’mı tır mı sabah bu saatte mi? Der

Ekip Ahmet’i de uyandırıp Ankara’ya yola çıkar.

İnce ayrıntılarla süslü plan tıkır tıkır işlemektedir. Sabah yola çıkılmıştır. Tekeliden simit alınmış Ilgaz tırmanılmaya başlamıştır.

Çankırı Hacı Ali Tesislerinde bol sarımsaklı işkembe içilmiş, Sağlam arkadaşlarımızdan Salim’in en son ameliyatının hikâyesi dinlenilmiş sekiz çeşit hapı yutması beklenmiş Ankara yolu tutulmuştur. İndağı, Baykuş boğazı, tekeli beli geçilip Havaalanı ayrımından Ankara yoluna dönülünceye kadar bir sorun yaşanmamıştır. Kopan egzozun telle bağlanmasını, araçtan gelen gacırtı gucurtuları saymazsak tabi.

Gideceğimiz yeri google earth üzerinden beynime kazıdım diyen ekibin beyni Balıkçı Ş.nin yol tarifleri üzerine otoyoldan çıkıp girilen güzergâhın çıkmaz bir köy yoluna ulaştığını görünce B-Planına (Sora sora Bağdat bulunur.) dönülmüştür.

Araya sora bulunan Ostim’deki iş yerinde kopan egzoza gaz altı kaynağı atılır, Damper vince kaldırılır treylere yanaş denir.

Salim dokuz manevrada yanaştığı vincin altına girdiği yerde vinç operatörüyle girdiği ağız dalaşını kazanmıştır. Vinç operatörü yükü büyük bir nezaketle treylerin üstüne atar.

Bu sırada Ahmet hazır gelmişken bir doktora görüneyim der.

Hastane kapısında doktorların isimlerini inceleyen Salim listeye bakıp, hımm şu böbrek, şu pankreas ameliyatımı yapmıştı. Ama şu,şu yahu şunu tanımıyorum yeni başlamış galiba diye doktorlar dizisine bir yıl yetecek kadar senaryoyu bir çırpıda yazar.

Ekip yükü almış, yemeği yemiş, hastanede kontrollerini yaptırmış yola çıkmıştır. Akşam trafiğinde Ostim içinden ana yola çıkma gayretleri sürerken yolun bir başka tır tarafından kapandığı gören Salim levyeyi kapıp aşağı indiğinde dorsenin plakasının son numarasının 37 olduğunu görünce adamı affeder yetmez sarılıp öpüşür,

—Toprağım zamanın önemi yok istersen sabaha kadar bekleriz der.

Hava kararınca anlaşılır ki treylerin arka stop ışıkları yanmamaktadır.

Benim adım Salim ben bu aracın elektrik tesisatını komple söker yeniden bağlarım merak etmeyin diye aracın kablolarına bakar bir şey göremeyince torpidodan el fenerini çıkarır.

El fenerine bakan Balıkçı Ş.bende de bu şarjlı el fenerinden var. İnebolu pazarından 5TL ye aldım der Salim ise ağzında tuttuğu el fenerini bağırsak gibi dışarı çıkardığı kablolara tutarak,2TL’ye almayanı dövüyorlar Kastamonu’da deyince olan olur.

Balıkçı Ş.ağzına geleni söyler.

Arka stoplar yanıyor mu diye sorduğu soruya cevap vermek için 18 tekerli 12 metrelik aracın arkasına dolanan Ahmet bağırır ortadaki şef Salime iletir

—Hayır.

—Hay bin kunduz deyip kablolara attığı tekmeden sonra arkadan ses gelir

—Tamam, oldu yanıyor ellemeyin.

Gece Kastamonu- Ankara yolu.

Salimin yaptığı tamir ilk virajda ilk sinyal verdiğinde tekrar bozulmuştur.

Karanlık simsiyah bir heyula gecenin içinde yağmur altında yolda gitmektedir.

Çankırı içine gelindiğinde aracın tepesinden çıkan dumanlar yolu ve trafiği engelleyecek kadar yoğunlaşınca durmak zorunda kalırlar. Çankırı İl Özel İdaresi kapısının önüne park eder etmez bekçiler eyvah araç yanıyor diye koşup gelirler. Salim pek oralı olmaz, No panik her şey kontrolüm altında diye etrafına toplanan kalabalığı sakinleştirir.

Aracının motorunun bulunduğu şoför mahallini yani kupayı kaldırır bakar. Durum vahimdir. Dumandan göz gözü görmez haldeki motoru inceler. Kafayı umutsuzca sağa sola sallar. İşimiz çok zor büyük bir operasyon yapmak lazım der.

Aracın bagajından koca bir takım sandığı ve şoför mahallinden tulumları, eski iş elbiselerini çıkarır. Dikkatlice giyer.

Tepesinden dumanlar çıkan aracı görüp gelenler arasında olan Özel İdare bekçisi sorar bir ihtiyaç var mı?

—Işığa ihtiyacım var bu 2TL’lik fenerin şarjı bitti de.

Işık gelmesini beklerken Salim etrafına toplanan kalabalığa bakıp ellerini çıtırdatır. Etrafı tepeden bir bakışla en cool haliyle süzer.

Bu kadar hazırlık ve Salim’in tavırlarına bakan herkesin beklentisi şudur. Üstünde iş tulumları yerde takım sandığı ve bir sürü alet edevat olan Salim şimdi bu aracın motorunu komple indirecek, pistonları çıkarıp kurum tutan yuvalarını temizleyecek, krankı rektifiye edecek, muyluların ateşleme derecelerini ölçecek ve motoru yeniden toplayacak.

Salim ahaliye şöyle bir bakar, karizmatik bir hareketle aracın motoruna tırmanır.

—Benim adım Salim ben bu motoru tamir ederim diye bir nara atar.

Çevik bir hareketle cebindeki Tosya işi bağ budama çakısını çıkarır, radyatörün dönüş hortumunun motordan çıkış kısmından damlayarak duman yapan delik ucundan bir cm’lik kısmı keser ve hortumu ileri iter. Hepsi bu iş bitmiştir. Şaşkın bakışlar altında yine karizmatik bir şekilde motorun üstünden aşağı atlar. Tulumunu iş elbisesini yine büyük bir özenle çıkarır.2TL’lik el fenerini cebine koyar ve

—Durmak yok yola devam ediyoruz diyerek aracı çalıştırır.

Büyük tamir bitince tekrar yola çıkılır. Ilgaz zirvesi karlı buzlu olmasına rağmen son sürat aşağı indiklerinde saat çoktan gece yarısını geçmiştir. Stop lambaları yanmayan, radyatörü su kaçıran üstelikte yükü Ankara’dan çıktıklarından bu yana kayarak ha düştü ha düşecek diye beklenen treyler en nihayetinde Kastamonu’ya yanaşmıştır. Ama kader ağlarını Salim de treyleri sürmeye devam ediyordur.

Beş değirmenlerde damperin kapağı yerinden çıktığında yine Salim, panik yok hallederiz ben bu konularda çok tedbirliyimdir diyerek koca bir halat çıkarıp kapağı deli bağlar gibi bağlar.

Halatla urganla uğraşırken bu arada yakıtımız da bitti ama merak etmeyin iki bidon yedek almıştım ben dediğim gibi çok tedbirliyimdir bu zamana kadar hiç yolda kalmadım,

—Benim adım Salim diye nara atmayı ihmal etmez.

Balıkçı Ş.hadi len sabah olmadan eve varalım saat gecenin ikisi oldu biz hala yoldayız diyerek takdirlerini ve sevgilerini sunar.

Gecenin karanlığı yerini sabahın ilk ışıklarına bırakırken Kimseler görmeden,

Kastamonu sokaklarından ışığı yanmayan yükü yan yatmış, kapağı urganla bağlı bir araç, bir treyler geçer.

Sabaha karşı amirini arayan Balıkçı Ş.

Görev tamamlanmıştır diyecektir ama telefonu açan olmaz.

7 Şubat 2011 Pazartesi

BEN BİR KURU AĞACIM, BİR DAĞ BAŞINDA

Kastamonu’da, Seydiler’de
Yolun kıyısında, kimsenin fark etmediği bir tümsek üstünde,
Bir ağaç var.
Dalı budağı kurumuş,
Ne gölgesi var sığınacak sıcak günlerde, ne yaprağı var baharda yemyeşil açacak.
Tıpkı benim gibi, yalnız ve tek başına.
Kuru dallarına arada bir konan kuşlar da olmasa,
Parçalayın gitsin diyeceğim.
Yakın gitsin.
Belki de boşa gitmez son sıcaklığı
Ben bir yalnız ağaç gördüm yol kenarında bir tümsek üstünde.
Ben mi o ağaçtım, ağaç mı bendi bilemedim.

29 Ocak 2011 Cumartesi

KIRIK-KALEM


Hava soğuk mu soğuk, Her yerin soğuğu farklı bilirim ama bizim oraların kuru ayazı da meşhurdur yani.

İnsanın yüzünü yalar, kavurur.

Bekçi Kadir’in duvarı dibinde güneşe aldanıp soğukta hem titreyip hem sohbet ederek namaz vaktini bekleyen, Babam Hacı İpek, Kel Mustafa, Sey Sey Hüseyin, Fikri Emmim, Maşlağın Musa, Uzun Hasan, Tilkinin Osman, Ankaralı Kadir, Musa Dayı, Irza Dayı, Dursun Dayı, Az dayı, Şahin emmim Hacı Hüsnü, Tornacı memet, Nacağın musa, Keleş emmi, Pehlivan, Selettin Emmi, Bakkal Ali, Ese dayı Osman emmim ve (adını hatırlayamadığım)birkaç yaşlı mahalle sakini Ömrü’nün kahvesinin kapısından çıkan dumana bakıp söyleniyorlar.

İçlerinden birisi,

—Tıpkı bizim fabrikanın dökümhanesi gibi diyor diğerleri tasdik ediyorlar.

Ömrü Amcamın kahvesi tıklım tıklım dolu, Ocakçı Cengiz video playere 100.kez izlenmekten artık bozulan Kemal Sunal Kasetini takıyor. Garson Ertan hani cıbırın kardeşi hemen masalara çay servisi yapıyor. Orta yaş gurubu bir masada dük oynuyorlar.(Poker holdenin atası) Diğer masa emekliler masası. Namaz vakti olduğu için istekaları ters çevirip camiye gitmişler birazdan damlarlar. Mahallenin yaşı tutmayan gençleri ve büyüklerden tırsanlar dadaşın yerinde, ya da kırçakta ki kahvelere gidiyorlar.

Bu kahveye kabul edilmek öyle kolay bir şey değil.

Cami demişken Kadir Hocamı anmadan geçmek olmaz. O dönemi yaşayan herkesin hocası, ilk duaları ezberlediği kişisi. Oğulları sesi çok güzel Muzaffer, fabrikada çalışan Necip ilahiyat mezunu Salih Hoca’yı da hatırlamak gerekiyor.

Ağır ağabeyler ise Ada’da top peşindeler. Futbol takımı o dönemde mahallenin Milli Takımı. Ada’daki maçlar kıran kırana geçiyor. Bakmayın şimdi hepsinin beyefendi olduklarına o zaman kemik sesleri çıkarttırmak müzik nağmesi sayılıyor.

Sarı Selfet, İmdat, satılmış, Öcal, Hurubeş, Gıcık Rüya Takım diyorlar ya işte öyle.

Gençlerin ve yeni yetişenlerin en büyük hayali ise bir şoför ama illa ki minibüs şoförü olmak.

İşte o hayal minibüslerden bazıları Kel Mustafa Durağında müşteri bekliyor. En ön sırada Bilal emminin oğlu Ali burunlu fegasıyla haydi çarşıya bir iki deyip çullu yolundan gelenleri gözlüyor.

Arkasında İlhami, Selami amcalarımın Ford’u duruyor. Mevlüt emmimin Ahmet, Tuncay, Yusuf, Dayımın oğlu Apti’de sırada.

Bu sırada arkasında “Yuvasız Kuşlar”, “Hatasız Kul Olmaz” yazılarıyla, içerisinde boydan boya perde kenar süsleriyle donanmış kırmızı bir Ford geliyor.

Aynur Emmim pala bıyıklarını sıvayarak sıranın kendisine gelmesini beklemeden kırmızı forduyla kısadan teke dönüyor.

Soranlara,

Kel Mustafa’da beklemeye gerek yok, okul, Berber durağından, pirketçi’den, olmazsa Taşkafa’dan nasıl olsa doldururum diyor.

Kadir Hoca ezanı okuyunca yaşlılar ağır ağır camiye giderken, Kahvenin açılan kapısından dışarı duman hücüm ediyor.

Ali dolmuşun marşına basıyor tozlu yoldan çarşıya doğru giderken Ecevit’in traktörüne asılıp gidenlere bakarak söyleniyor.

Soğuktur bizim oralar, pek kar yağmaz ama kuru ayazımız çoktur.

Bekçi tepesindeki üç beş meşeyi saymazsan orman pek bulunmaz. Ağacımız, ormanımız olmasa da tarla tapan bağ bahçe çoktur.

Denek dağının arkasından doğan güneşimiz, Elmadağ’dan batar.

Düğünlerde neşet çalar, misket oynarız. Arada halay çekenler olur.

Hele hele tıss tıss diye kol kola dolanırız.

Bizim oralara kış gelir,ayaz gelir kuru soğuk gelir.

Ama insanımız sıcaktır.

Tüm Yuvalılara selam olsun.

10 Aralık 2010 Cuma

“LOÇ’UN GÖZYAŞLARI”

KAYIP DÜNYANIN CENNETİ

Saat sabah 5.00’i gün ağarmamışken Kastamonu’dan Cide’ye doğru yola çıkmışız. Aralık ayına girmişiz ama hava sonbaharın ilk günlerinden kalma sanki.

Oyrağın rampasından Devrekâni yönüne bakıyorum, hafif bir kızıllık görünce içim kıpır kıpır ediyor huysuzlanıyorum. Oyrak’ı aşınca kızıllıkta iyice belirginleşiyor. Seydileri Devrekâni Kavşağını hızlıca geçiyoruz, Küre yolundan devam edip Ödemiş’ten sağa dönüyoruz. Geç kalmışız. Çoktan güneş Kepez Kayalıklarının arkasından yükselip kızıl alevleriyle bulutları tutuşturmuş bile.

Barajı gördüğümüz ilk yerde araçtan inip kıyıya koşuyoruz. Ama barajın kıyısına ulaşmak öyle kolay olmuyor. Çünkü su yeni çekilmiş, zemin batak ve yumuşak mil kaplı.

Yine de muhteşem gökyüzü manzaralı baraj manzarasının güzelliklerinden çoğunu yüreğimize az bir kısmını da makinemize hapsedip yola devam ediyoruz.

Ağlı’da Çakır oğullarında her zamanki İşkembe Çorba’sı molamızı verip eski dostum Şenol’la demli sabah çayının eşliğinde kısa bir sohbet yapıyor ve Ağlı Kalesine çıkıyoruz.

Kalenin zirvesindeki kayalıklardan, uçurumun kenarından aşağı Ağlı’ya bakıyorum.

Dilimin ucuna bir şiir geliyor. Sessizce kendi kendime söylüyorum.



Ne demiş uçurumda açan çiçek

Yurdumsun ey uçurum



Cemal Süreyya



Yolumuza devam ediyoruz. Şenpazar yolunda ilk olarak Sada köyü var. Burası özellikle sonbaharda fotoğrafçıların vazgeçemediği yerlerin başında geliyor. Tabi Dereli tekke, Valay ve Kalaycıyı da unutmamak lazım.

Şenpazar’da durmuyoruz. Harman gerişten yukarı Tatlıca ya doğru yokuşa sarıyoruz.

Dağlı geçidi sisler altında.

Şenköy,Çamdibi,Hamitli,Karakadı levhasından Loç Vadisine dönüyoruz.

İlk virajda bizi Dağlı Kuylucu ya da yöresel ismiyle “Yerin Kulağı”nın olduğu doğal güzellik, su mağarası levhasını görüyor ve duruyoruz.

Ağaçlar ardından derin bir uğultu gelse de kendisini göremiyorum. Belgeselci Cemal Gülas’ın kamerasından TRT’de izlediğim kadarıyla harika bir yapı.

Virajlar bir biri ardına dönüp aşağı inerken her dönemeç bizi farklı bir dünyaya açıyor. Bir yanda kayalar, bir yanda ormandan bir örtü. Ortada yeşil bir dere çağlıyor. Malyas diyorlar adına.

Devrekâni Çayı, küllerinden yeniden doğan Zümrüd-ü Anka misali bir dere. Kanyonları oluşturan bu dere birbiri ardına sıralanmış beş büyük kanyonu oluşturuyor. Biri bittiği anda bir diğeri yeniden doğuyor. Devrekâni çayı yatağı üzerinde kendi kendini beş kez yeniden yaratıyor.

Vadinin başka bir ilginç tarafı bir yüzünün, Akdeniz, öteki yüzününse Karadeniz özelliği taşıması, bu tip vadilere yeryüzünde çok az rastlanıyormuş. Şöyle ki vadinin güneye bakan yamaçlarında Akdeniz bitki örtüsüne özgü sandal ağaçlarından oluşan eşsiz ormanlar

uzanırken kuzey yamaçlarında Karadeniz'in nemli kayın ve köknar ormanları olması, ayrıca Ilıman bölgelerin ağacı olan çınar ile soğuk iklimlerin ağacı olan sarıçamın yan yana büyümesi bu vadinin eşsiz güzelliğine bir kanıt olarak gösteriliyor.

Loç vadisi bu günlerde çok tartışılıyor. Konuşuluyor. Ben bu konulara girmeyeceğim. Uzmanlar gerekeni söylüyorlar.

İl Özel İdaresinin yaptığı köyler alanında Türkiye’nin ikinci büyük köprüsü olan Gökçeler Köprüsü altında, sacımı ateşin üstüne koymuşum. Üstüne de kavurma olacak malzememi döşemişim. Elimde tahta kaşık üstten karıştırıyor alttan veriyorum coşkuyu.

Saç kavurmamızı, yanı başımızda çağıl çağıl çağlayan Malyas’ın milyonlarca yıldır hiç değişmeden söylediği türküsünün eşliğinde yiyoruz.

Hava bulutlu, hava sıkılgan ama bu durum çok sürmüyor.

Üstten bir yağmur dökülmeye başlıyor.

Hem de inceden inceye.

Tek bir kare çekiyorum.

Bir doğasever olan Uğur Gürsoy dostuma bu anın fotoğrafını gösterdiğimde şöyle ifade ediyor.

—Bu yağmur değil Loç’un gözyaşlarıdır…























24 Kasım 2010 Çarşamba

KÜRE’ DE SONBAHAR VE ÇİÇEK ANNEM

Küre bu sene sonbaharın tüm güzelliklerini yansıtan bölgelerimizin başında dediler. Dağları ayrı güzel köyleri ayrı güzel dediler. Bunu duyarda durur muyum, vurdum sırtıma makinemi giydim ayağıma botlarımı Bu güzellikleri yerinde görmek için bir sonbahar sabahı erkenden düştük Küre yollarına.


Güzel bir sonbahar güneşinin ilk ışıkları Kastamonu’yu ısıtmaya henüz başlamamışken şehrin sisli yollarını geride bıraktık.

Ecevit hanını biraz geçince, yolun sol tarafında benim özellikle sonbaharda mutlaka uğradığım eski bir dostum var. Önünden gelip geçen çok olsa da kimsenin görmediği bir saklı cennet, bir Yalnızlıklar gölü, pek kimsenin bilmediği küçücük bir gölcük.

Sonbaharın sarı kırmızı kahverengi renklerini nakış gibi işlediği yapraklarla dolmuştu gölün yüzü. Sazlıklar kurumuştu. Durdum eski dostumun önünde. Dedim bu ne hal, sararmış solmuşsun.

—Senin de geçen yıllar saçlarına sakalına, bıyığına epeyce beyaz birer çentik atmış dedi.

—Hoşça kal dedim.

—Bir daha ki sonbaharda görüşürüz…

—Kısmet dedi.

Yalnızlar gölü ile iki yalnız sohbet ettik. Sadece ikimizin duyduğu bildiği bir dil ile.

Sonrasında devam ettik yola. Küre sol yanımızda yamaçta sonbahar güneşinin altında pırıl pırıl parlıyordu.

Küre yol ayrımından İkizciler-Sarpun yolundan Karadona yaylasına döndük. İki yanı çamla çevrili, asfalt yerine yaprak serilmiş yoldan ilerlerken arada bir ağaçların açıklığından Küre bir görünüp bir kayboluyordu.

Girdik bir ara yolun arasına. Zirvedeydik. Altımızda diz boyu ıslak ot geceden yağan yağmuru toprağa salmamış üstünde tutuyorken, önümüzde koskoca bir vadi açılıverdi.

Ersizler yokuşu, Baraj alanı, rengârenk dağlar gerçekten bu güzelliği kelimelerle ifade etmek çok zor.

Dağ bayır dolanınca haliyle acıkıyor insan. Manzara güzel ama aç karnına gezilmiyor deyip döndük Küre’ye. Yemek için tercihimiz Bol Kepçe Lokantası oldu.

Ustanın bol kepçesinden yeterince faydalanıp bir güzel karnımızı doyurunca Arkadaşlara gelin size bir çay ikram edeyim annemin evinde dedim.

Tarihi hamamın yanından bir üst sokağa çıktık. Duvarlarında dantelli örtüleriyle kat kat raflarında bulunan irili ufaklı onlarca saksısında birbirinden güzel çiçeklerle bıraktığım Çiçek Annemin evini elimle koymuş gibi buldum.

Ruhşen annem yine çiçekleriyle uğraşıyordu. Ama sonbahar Küre Dağlarına nasıl bir canlılık, güzellik getirdiyse saksı çiçeklerinin canlılığını bir o kadar soldurmuştu. Beni görünce;

—Geç kaldın oğlum, neredesin bakayım bunca zamandır deyip hayırsız oğlunu önce bir güzel payladı, sonra her anne gibi affedip bağrına bastı.

—Soldu çiçeklerim deyince fırsatı kaçırmadım.

—Buradaki en güzel çiçek sensin be çiçek annem dedim.

Elleriyle çay yaptı. Siz acıkmışsınızdır deyip ne varsa çıkardı. Çiçek Annem bizim yolumuz uzun vaktimiz kısa müsaaden var mı dedim.

—Tamam, ama bir şartla baharda çiçeklerimin en güzel olduğu anda geleceksin unutma dedi.

Unutur muyum? Hiç.

Küre’de eski dostlarımdan biri de madenin arkasında barajın yanında ormanın içinden yolun kenarında akan çifte şelale. Buralara kadar gelip de o dostuma da merhaba demeden gitmek olmaz deyip vurduk rampaya.

Şelale müthiş güzel bir o kadar da soğuk. Olsun önemi yok. Daldık suların içine, tripotlarla suyun içinde şelalenin altında buz gibi havada fotoğraf çektik.

Küre’de bu sonbaharda yedi rengin alev alev dağları yaktığını gördüm. Suların bembeyaz köpüklerinin ipekten bir tül gibi indiğini gördüm.

Çiçek Annemin solgun çiçeklerini gördüm.

Küre’nin küçük bir kısmını gördüm, ama bende büyük bir iz bıraktı.








Yüreğime işlediğim fotoğraflara birkaç tane daha eklendi.