3 Ocak 2010 Pazar

KASTAMONU'DA KALDIRIMLAR.
















Yer şehrimizin en güzide alışveriş mekânının önü,
Gece gündüz en fazla hareketin olduğu yer.
Önünden geçen yolumuz sadece iki şerit.
O şeritlerden biri zaten her daim kapalı. Ya bir araç park etmiştir, ya otobüs ya minibüs yolcu indirip bindiriyordur.
O yolun kenarına kaldırım yapmışız. İnsanlar yürüsün diye. İncecik bir yaya yolu, oysa arkası müsait. Oto parkın yeşil alanı var O kaldırım bir metre içeri girse her halde izin verirler.
Kaldırımda yürürken tam yaya yolunun ortasında önünüze bir Otobüs durağı çıkıyor. Doğal olarak insanlar bekliyor. Aralarından geçmek zor. Yola inilse kaldırım çok yüksek.
Otobüs durağını geçtikten sonra rahatladım sanıyorsanız yanıldınız.
Hemen yanında ilçelere giden minibüsleri bekleyenler var. Onların arasına dalacaksınız.
Onun yanında da taksi durağı var.
Vergi dairesinden çengellere kadar karaçomak karşısından yürümek oldukça zor. Daha ilerisi iyi mi ne gezer Cumhuriyet meydanına kadar karşıdan yürümek isteyenler için sanki özel olarak hazırlanmış engelli parkur yapmışlar.
İnşaatlar, park etmiş araçlar dükkânların önüne çıkarılan ürünler ve daha neler neler, kısaca tüm bu engellerin arasından yürümek tam bir cambazlık gerektiriyor.
Diyeceksiniz ki o kıyıdan girmek zorunda mısın git karşıdan yürü kardeşim. Kocaman yürüyüş yolu var.
Haklısınız.
BAVM önünden karşıya geçmekte bir çözüm. Ancak dikkatli olun derim çünkü kısa yanan trafik ışıkları sürücüleri hız yapmaya teşvik ediyor. Yeşil yanar yanmaz kendinizi yola atmayın derim.
Bu konuyla ilgili olarak İstanbul’da yaşadığım bir olayı paylaşayım.
Yol bomboş gecenin epey bir vakti. Kırmızı ışık yanıyor,biz bekliyoruz.Yanımdaki ne bekliyorsun geçsene kimse yok diye sürücüyü ikaz edince,sürücü bize bir tabelayı gösterdi.EDN.gibi bir şey yazıyordu.Elektronik denetleme noktası.kırmızı ihlali yapanların adresine aracının ve plakasının olduğu vesikalık fotoğrafıyla birlikte faturayı yolluyorlarmış..!
Bizde de olsa keşke.

Aracımla çok zorunlu olmadıkça şehre girmiyorum.
Dere kenarından her akşam yürüyorum.
Karşı kıyıya bakıyorum bana çok uzak geliyor.
Karşıda kaldırım yok.
Kaldırımları kaldırmışlar.
Kaldırımlarımı istiyorum.

KASTAMONU SALI PAZARINDAN İZLENİMLER
























































Kastamonu’da aralık ayının son günlerindeyiz. Hafif bir lodos ılık ılık esiyor.
Sırtımda makinem, ağzımda bir türkü, sanayinin önünden yokuş aşağı sallanmışım. Salıpazarı önüne gelince durdum.
Girişte her zamanki gibi balıkçı yerini almış bekliyor.
Balıkçı soğuk havada iyice soğumuş olan tankın içinden kepçeyle balık çıkarıyor. Balıklar zıplıyor. Müşteriler seçiyor.
Daha içeride mevsim gereği satılan meyveler sebzeler tezgâhlarda yerini almış müşteri bekliyor.
Pazarda her zaman yanına uğrayıp hal hatır sorduğum bir dost var. Bu gün ne getirmiş diye bakıyorum.
Bahçe ürünleri yanında bir kasa mantar getirmiş.
Yanına gelen yaşlı teyze soruyor
—Nedir bu mantarın adı?
—Teyzem bu mantara sığırdili, geyik mantarı da derler çok güzeldir dese de teyzem almadan devam ediyor.
Hayırlı işler deyip ilerliyorum.
Köylü pazarındaki haberini yaptığım o teyzelerim beni görünce,
—Aaa bak yine o gazeteci geldi. Deyip birbirlerine gösteriyorlar.
Teyzelerimin tezgâhına bakıyorum. Haşlanmış mısır getirmişler. Yer elması var. Pancar var. Ne ararsan var.
Yola devam ediyorum.
Şehirde biraz gezip, tozup fotoğrafladıktan sonra dönüşte yine Salı pazarına uğruyorum.
Akşam daha bir kalabalık olmuş. Yol üstündeki trafik ise işten çıkanlarında katılmasıyla daha bir kalabalıklaşmış.
Bir pazar daha sona ermek üzere.
Mallarını satabilenler sevinçli, tezgâhlar ağır ağır ama mutlulukla toplanıyor.
Satamayanlar ise son bir umut bağırıyorlar karanlığa doğru.
Balıkçı her zamanki gibi neşeli görünüyor. Elindeki poşete hamsileri doldururken çek ağabey balıklar canlı bunlar diye ortalığı kızıştırmayı da ihmal etmiyor.
Karşıda köşede üç beş kişi hareketsiz durmaktan üşümüşler.
Buna bir de can sıkıntısı eklenince ne yapsınlar bir ateş yakmışlar, hem ısınıyorlar, hem vakit geçiriyorlar.
Akşam vakti.
Kastamonu Salıpazarı.
Gün doğarken başlayan bu macera, akşamın karanlığında sona eriyor.
Mahalle sakinleri,
Gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürecek olan temizlik işlerinden sonra sabah hiçbir şey olmamış gibi yeni bir güne uyanacaklar.
Taa ki bir dahaki salıya kadar.

Teşekkürler kuşsavar ekibi









































































































































Kastamonu’yu tam ortasından ikiye bölen bir deremiz var.
Adını herkes bilir. Karaçomak Deresi.
Deremiz çok güzel hele ki ışıklandırıldığından beri geceleri çok daha güzel yürümesi bile ayrı bir zevk.
İki tarafında ağaçlar var. Çınar ağaçları.
Ben her akşam dere kenarından yürürüm.
Yazın sıcağından yapraklarının serinliğine sığınırım.
Bahar yağmurlarında ise şemsiyem olur altında beklerim.
Sonbaharda altın sarısı renkleriyle ayaklarımın altına serilen halıdır.
Kışı ayrı güzeldir. Karla kaplı dallarıyla koca çınarlar izleyenlere kartpostal güzelliği sunar.

İşte bu güzelliklerle dolu ağaçlarımızın son günlerde istenmeyen konukları oldu. Kara kuru, gürültücü tipler. Adları Yerli adi sığırcık olarak literatürde geçiyor. Önce birkaç taneydiler. Misafirdir başımızın üstünde yeri var dedik. Sesimizi çıkarmadık. Ama gecekondu misali yakın akrabasını, eşini dostunu memleketlisini kimi bulduysa getirtti.
Gündüz çer çöpte eşlenip akşam olunca bir karabulut gibi şehrin üstüne çökmeye başladılar.
Bir de gürültücüler. Hiç susmuyorlar.
Hadi hepsine eyvallah da o katı atıkları yok mu onlar bu işin tuzu biberi oldular.
Mübareklerin öyle bir boşaltım sistemleri var ki, sanki asit üretim fabrikası. Yem yiyip kezzap çıkarıyorlar. Değdikleri yeri eritiyorlar.
Bakın bunlar neymiş de haberimiz yokmuş.
Uzmanlar ve bilirkişiler demişler ki.
(Yararlanılan makale: Ayşe Özek KARASU “ GÜVERCİNLERİ ÇOK SEVİYORSANIZ EVDE BESLEYİN” Hürriyet Gazetesi 17.11.2007 )
Kanatlı hayvanların idrar kesesi yoktur, bu nedenle de dışkı ve idrar birlikte aynı anda çıkarlar. ”Dışkı ve idrarın birleşmesi ise ürik asit ile sodyum ve potasyum tuzlarının oluşmasına neden olurlar.
Ya şuna ne dersiniz. Şimdilerde pek akla gelmiyor ama yakın zamanda kuş gribi en korkulan hastalıktı. Bu mikrobun yayılması için de kuş pisliği ve salyası yeterliymiş.

Zubin Mehta’yı bilen bilir. Tüm dünyanın hayran olduğu bir orkestra şefidir. Bir tarihte ülkemize gelmiş ve Spor ve Sergi Sarayı’nın damındaki bin küsur güvercini, New York Filarmoni’nin provalarına parazit yapıyorlar diye itlaf ettirmiş.

ABD'de çöken Minneapolis köprüsünün güvercin pisliğine kurban gittiğine dair iddiaların olduğunu, İçerdiği amonyak ve ürik asit nedeniyle güvercin pisliğinin tarihi yapıları mahvettiğini, Londra, Basel, Venedik gibi kentlerde güvercinleri beslemenin yasak olduğunu, biliyor muydunuz?

Güvercinleri beslemenin sevap olduğunu mu düşünüyorsunuz.
Öyleyse dinleyin, Tam tersi hayvanlara eziyetmiş nasıl mı, Sabahtan akşama tıka basa yemlendiklerinden, boş vakitlerini çiftleşerek geçiriyor, seri şekilde ürüyor, yuva bulamıyor ve tıkış tıkış yaşamak zorunda kalıyorlarmış. Hatta Gelecek 10 yılda dünya çapındaki güvercin nüfusunun, kentleşmeye paralel olarak 50 milyondan 400 milyona fırlaması bekleniyormuş.
…Şehrimizde şimdilik güvercinlerle ilgili öyle bir tehdit yok ama
Sığırcıklarla ilgili büyük bir mücadele var.
Bizim kullandığımız mücadele yöntemi oldukça insancıl. Sadece korkutma amaçlı ses ve gürültü cihazlarıyla konmalarını engelleyip başka bir ağaca yönlendirmek.
Aslında araştırınca çok daha başka çeşitli yöntemlerin olduğunu öğrendim.
Örneğin,
New York'ta 2003 yılında, güvercinleri korkutsun diye Manhattan'daki bir parka eğitimli şahin salınmış. İşe yaramayınca şahin ve diğer yırtıcı kuş seslerini kaydedip hoparlörle korkutmaya çalışmışlar.
Londra belediyesi de Trafalgar Meydanı'ndaki binlerce güvercinle mücadele amacıyla hem yemcileri kaldırmış, hem de kuşları korkutup kaçırmak için meydana eğitimli şahinler salmış.
Venedik, San Marco Meydanı'ndaki kuşların tarihi yapılarla mermer heykellere zarar vermesini önlemek için yem yasağı uygulamaya çalışmış ama hem yem satıcıları hem hayvan sever örgütler karşılarına çıkmış.
Los Angeles ise dermanı kuşlar için üretilen doğum kontrol hapında aramış,
Amerikan Kimya Derneği'nden bir uzmana göre kuruyan pislikler konsantre tuza dönüşüp suyla temas ettiğinde meydana gelen reaksiyon metal iskeletini zayıflatabiliyormuş,
İsviçre'nin Basel kenti yıllardan beri uğraşmışlar her şeyi denemişler hatta Hayvanlar kuluçkada boş boş yatsın diye yumurtalarını çalıp, yerlerine sahtelerini bile koymuşlar. İşe yaramış mı evet inanılmaz ama işe yaramış ve sonuçta güvercin nüfusu dört yılda üçte iki oranında azalmış.
O kadar tecrübe teknoloji sonunda gelinen nokta nedir diye soran olursa oldukça basit bir çözüm bulmuşlar.

“Beslememek.”
Bu kadar basit.

Karaçomak geceleri yeşil yeşil akıyor.
Kaldırımlar, ağaçlar demir parmaklıklar üzerine biriken pislikleri temizlemeye çalışıyor.
Şimdilik her şey yolunda.
Teşekkürler Belediye Kuşsavar timi.
Zafer bizim oldu.

30 Aralık 2009 Çarşamba

NOSTALJİK YILBAŞI


Bilmem ki kaç yıl önceydi.
Televizyonlar henüz renklenip, çeşitlenmemişti.
Bu yılbaşı dansöz çıkacak mı, çıkmayacak mı? Tartışmasının günlerce önceden yapıldığı yıllardı.
Pazardan filelerle (evet file diye bir şey vardı.poşet icat olmadan evvel.)tabanı kalın bir hamurla yapıştırılmış kesekâğıtlarında kuruyemişle meyveyle eve dönen büyüklerimizi beklerdik.
Televizyon akşam saatlerinde açılır sık sık arıza yapar şimdilerde dalga geçilen Necefli maşrapayı oturur ailece izlerdik.
Anteni olan çatının zengin evi olarak görüldüğü yıllardı.
Uzak mahallelerden sadece TV seyretmek amacıyla akraba evlerine gelindiği yıllardı.
Piyango biletini elimize alıp TV karşısında kısa bir süre de olsa zenginlik hayalleri kurduğumuz yıllardı.
Ferdi TAYFUR’u, Orhan GENCEBAY’ı izlemek için yılda tek bir günümüzün olduğu yıllardı.
Sobanın üstünde kestane kebap yaptığımız, tombala oynadığımız yıllardı.
Ne kadar da çabuk geçmiş.
Şimdi benim yaşadıklarım bile çoktan fi tarihinde yaşanan nostalji olmuşsa,
Yaşlanmışız vesselam.
Bir yıl daha yaşlanmamızın tescili olan yeni takvim sayınızı kutluyorum.

29 Aralık 2009 Salı

İLK TIP ŞEHİDİ (Tosyalı Dr.İsmail Hakkı Bey.)
















İsmail Bey Külliyesindeyim.
Her zaman olduğu gibi Sahaf Nadide ilk durağım.
Geçmişe dair ilginç haberleri kimi zaman eski kimi zaman yeni yazılı belgelerden çıkaran Nadide Hanıma konuk oluyorum.
Deve Hanı önünde kış güneşine sırtımızı verip bir çay içiyoruz.
Laf lafı açıyor. Derken ilginç bir konuyu gündeme getiriyor.
Bundan birkaç yıl önce bu çarşıyı gezen bir beyefendiyle konuşurken, ilk tıp şehidi Kastamonuludur bilir misiniz demiş.
Hayır, bilmiyorum deyince de ben size gerekli dokümanları yollarım deyip gitmiş. Aradan bir müddet zaman geçince bir zarf gelmiş. İçinden bir gazete kupürü ve fotoğraf çıkmış.
Nadide hanımın getirdiği fotokopilere bakıyorum.
Gencecik birinin fotoğrafı.
Tosyalı Dr.İsmail Hakkı Bey buymuş demek diyorum.
İnternette biraz dolaşınca şu haberlere ulaşıyorum.

“14 Mart 2008 Tıp Bayramında torunu Emekli Hava Astsubay İsmail Hakkı BORA dedesinin Rus ajanlarının ilçede yaymış olduğu kolera hastalığından öldüğünü, Rus ajanlarının İnebolu’da kolera hastalığını yaymak için sulara zehir kattıklarını bunu tespit eden Dr. İsmail Bey bu hain olayı gerçekleştiren ajanları tabanca ile vurduğunu ve ne yazık ki kendisinin de bu hastalıktan 36 yaşında vefat ettiğini anlatmıştır. Kaynak:http://www.ineboluajans.net/haber_detay.asp?haberID=369”

Fatih ŞİMŞEK imzalı gazete haberinden öğrendiğimiz kadarı ile
Kahraman Doktorumuz 1303/1887 yılında Tosya’da doğar. Saatçi ailesine mensuptur. İlkokulu Tosya’da İdadiyi Kastamonu Lisesinde bitirir.
İstanbul’da tıbbiyeyi bitirince İstiklal savaşı yıllarında İnebolu Frengi Hastanesine tayin olur. Çok kısa zamanda başarılı işler yapıp başhekimliğe yükselir.
O yıllar zor yıllardır.
Savaş yılları, kıtlık yokluk yıllarıdır.
Kalabalık ve kontrolsüz bir liman şehri olan İnebolu her türlü hastalığa açıktır. İlaç yoktur. Tıp ise daha birçok ilacı henüz keşfetmemiştir.
Kolera bir salgın olarak yayılır.
Doktorumuz hayatı pahasına bu hastalıkla mücadele ederken, düşmanlar da boş durmazlar suyu bile zehirlerler.
Doktor anlar ama artık çok geçtir.
Kendisini de yakalayan bu hastalığın o zamanlarda çaresi yoktur.
Ajanlar yakalanıp cezaları verilir. Ancak Doktorumuz görevini yaparken yakalandığı hastalıktan kurtulamayıp şehit olur.
Tosya’daki ailesi çok isteseler de İnebolu halkı Şehidini vermez. Hastane bahçesine gömülür. Mezarı başına da,
“Yaşadığı sürece vazifesi uğruna hayat sürüp, sonsuzluğa erişti,” diye başlayan bir abide dikilir.
Gencecik idealist bir doktor.
Dönem istiklal savaşı dönemi, tarihin şekillendiği yazıldığı devir.
Salgın hastalıklar, casuslar, ajanlar cinayetler.
Ve tüm bunların içinde vazifesi uğruna Şehit bir doktor.
Bunun gibi bir hikâye başkalarında olsa şimdiye kadar kim bilir kaç tane film, roman hikâye yazılıp çekilmişti. Adını dağlara taşlara yazmışlardı.
Şehit Doktorumuz Tosyalı, ama sonsuza kadar İnebolu’ya emanet.
Ruhun Şad Olsun Doktorum..

25 Aralık 2009 Cuma

SIĞIRCIK SAVAŞI











SIĞIRCIKLARLA SAVAŞ SÜRÜYOR.
Önce haberi bir hatırlayalım;
“Havanın kararmasıyla birlikte sürü halinde gelerek ağaçlara konan kuşların kaldırımlara düşen pislikleriyle baş edemeyen Belediye, kuşlara zarar vermeden mücadele yöntemi için arayışa geçti.
Kastamonu Belediyesi’ne bağlı Park Bahçeler Zabıta, Temizlik İşleri ve Veteriner Hizmetleri Müdürlüklerinden 30 kişilik ekip oluşturuldu.
Gün batımıyla birlikte mesaiye başlayan ‘kuş kovma timi’ Karaçomak Deresi’nin İsmailbey ile Aktekke mahalleleri arasında sadece gürültü çıkartan patlayıcı ve ışık saçan havai fişeklerle, ağaçlara konmak için gelen sığırcıkları bölgeden uzaklaştırmaya başladı.”
Birkaç gündür elimde makinem kuşsavar ekibin peşinde geziyorum.
Karaçomak deresinin akşamları ortaya çıkan o güzelim yeşil rengine inat göğe fırlayan ve patlayan alev topunu fotoğraflamak için özel çalışma yapıyorum.
Bu gün düne göre daha donanımlı geldim. Tripodumu yanımda getirdim.
Cevizli Park önündeki köprüye konuşlanıp beklemeye başladım.
Derken ilk havai fişeğin sesini duyunca hemen deklanşöre bastım.
Epey bir fotoğraf çektim.
Bunun için kuşlara mı teşekkür etsem belediyeye mi bilemedim.
Bu günün bilançosu şöyle,
Epey bir fişek harcanmasına rağmen iki tarafta zayiat vermediler şükür!
Kuşlar dolandı dolandı konamayınca bir yerlere gittiler.
Ağaçlar şimdilik boş.
Yarın ben yine orada olacağım.
Sığırcıkların inadını test ediyoruz.
Hep birlikte.

1 Aralık 2009 Salı

BU ŞEHRE SONBAHAR GELDİ
















Bu şehre sonbahar usul usul gelir.
Önce kara çomak üstüne sararmış bir yaprak düşer.
Sonra Onu diğerleri izler.
Hele Ilgaz’ın tepelerine kar yağmışsa bir gece aniden.
Tutulmaz olur o yapraklar.
Bir bir kara çomağın kucağında bulur kendini.
Yağmurlar yağar bu şehre sonbahar kokulu.
Yakalarını kaldırıp adımlarını hızlandıran kişiler görürüm geniş kaldırımlarda,
düşen yapraklara basıp geçerken
sonbahar kokulu bu yağmurlarda ıslanan.
Ve kambur köprünün tutsakları sonbaharda daha bir hüzünle beklerler.
Bir iş çıkacak diye bekleşenlerdir bu gönüllü tutsaklar.
Kale her daim rüzgârlıdır bu mevsim.
Dalgalanan nazlı bayrağın altında ne gam ne keder der gibidir.
Bu şehrin sokaklarına sonbahar gelir usul usul.
Her sabah yolumun üstündeki çınarlar ayaklarımın altına halı sererler yapraktan.
Ben yürürken o halının üstünde serin bir yel eser yüzüme.
Nasrullah’ta, Meydanda, oturamaz olmuşken masalarda,
Ben elimde makine dolanırım bu şehrin sonbahar kokulu sokaklarında.…
Düşen her yaprak hayattan çalınmış bir yudum mutluluktur.
Ta ki yere düşene dek.
O kısacık anda yaprak özgürdür.
Savrulsa da esen yelde ne gam ...
Bir kerecik olsa da özgürdür.
Şimdi bu şehirde sonbahardır.
Ben de bu şehrin yüzlerce çınarının binlerce yaprağından biriyim.
Düştüm düşeceğim diye bekliyorum.
O bir anlık özgürlüğü bekliyorum.
Belki düşerim kaldırımlara çiğnenirim.
Belki düşerim kara çomağın kucağına alır götürür beni uzaklara.
Bilmiyorum.
Bekliyorum.
Bu şehre sonbahar geldi.